Osman Şahin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osman Şahin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mart 2013 Cuma

Gerçekliğin Büyük Şiiri


M. Şehmus Güzel'den Öykücülüğümüzün Toros Zirvesi Osman Şahin

Osman Şahin Türk öykü, roman, sinema dünyasında önemli bir imza olduğu kadar be > el tarihim için de: yazardır. Lise yıllarımna kendisini izlemekte: ur olarak ve bir şair olarak yaratıcı sürecime katkısı olduğunu söyleyebilirim. Rüştü Onur için hazırladığım bir kitaptan ötürü bir haftadır Kaynak Yayın- ları'ndayım. Kaynak Yaymları'nm yayın yönetmeni Sadık Usta ve çalışma arkadaşlarıyla yoğun bir çaba içindeyiz. Sadık Usta'nın masasında, M. Şehmus Giizel'in hazırladığı bir Osman Şahin kitabı duruyordu: Öykücülüğümüzün Toros Zirvesi Osman Şahin. Kitabı önce bir karıştırdım hemen herkesin yaptığı gibi. Sadık Usta ya da bir başka dikkatli okur, kırmızı kalemle kitabın ön sayfalardan bazı yerlerini çizmişti, beğendim defterime not ettim. Ayrıca Osman Şahin'in babaannesi Hatice Kadın'm ağıtından bir dize çekip aldım: " Üç yastığı yamamışım kanman. " Bu dize çok güçlü bir şiiri söylediği gibi önemli bir şairin güçlü bir şiirine götürdü beni. Aklımda kaldığıyla yazıyorum: Zaman zaman içinde Zaman zindan içinde Biz mahpusta gürül gürül yatardık Yılan çıyan içinde Getirdiler ite kaka bir yiğit Baş açık ayak çıplak Ak bir mintan içinde. Bu dizelerde Enver Gökçe bir ak mintanla yiğidin işkenceden geldiğini sezdiriyor bize. Bir yazısından ötürü on sekiz ay hapisliği var Osman Şahin'in. Dışarıda olduğu kadar içerde olan adaletsizliği de iyi bilir. Kaldı ki Güneydoğu üzerine oradaki aşiret çatışmaları, kan davaları üzerine yazmış biri olarak ve içerde işlerin nasıl olduğunu bilendir. Bazı insanlar için dışarıda ya da içerde, onları bekleyen bir şey vardır hep.'Atmosfer oluşturmaya'yeniden dönecek olursak bütün sanatlar için önemlidir bu. Şiirde ise bütün malzeme sözcükler olduğu için ve bu malzemenin tasarruflu kullanılması gerektiği için çok daha önemli O nim birey; önemli biı dan bu ya yim bir ok M. Şehmus Güzel iyi bir çalışma ortaya çıkarmış " Öykücülüğümüzün Toros zirvesi Osman Şahin'de. Kitap dört bölüm olarak düzenlenmiş ve her bölüm savrulmadan kendi bütünlüğü içinde yazara ait öne alınması gereken şeyleri işaretliyor. M. yitimi *, (. u / d OSMAN ŞAHIN dir. Hatice Kadın'm nasıl güçlü ve saklı bir ozan olduğunu düşünebiliyorum: Uç yastığı yamamışım kanman!

ŞİİRE ÇAĞRI

Bu kadar değil yalnızca, Osman Şahin'in dilindeki tazelik, sözciiklerindeki çağrışım ve yalnızca Osman Şahin'e ait olan o güzel söylem, sanıyorum benden başka şairler için de şiire bir çağrıdır: " Karadeniz dağları diktirler... Bu dağlar acele yaratılmışlar gibi, çoğu yerde sırtlarının ormanıyla, çalisıyla, toprağıyla denizde biter, denizde son bulurlar... Sırtları kar yüklü Kaçkarlar'dan çıkan soğuk, acımasız, gür suları denize doğru hızlı hızlı akarlar... Dağların, dikliklerin, suların, ormanın, biııbir türlü yeşil bitkinin fışkırırcasma bittiği, büyümek için coştuğu bu M. Sehmus Güzel, kitabı dört bölüm olarak düzenlenmiş ve her bölüm savrulmadan, kendi bütünlüğü içinde yazara ait öne alınması gereken şeyleri işaretliyor. toprakların bitiminde Karadeniz daha bir aceleci, daha bir azgın ve tezdir... Yaz kış kabarır; dalgalar halinde sahilleri yeşilliği döver... Bu iki çılgın doğanın, deniz ile dağların arasında şöyle rahatça oturup uzanacak bir tek düzlük bulamazsın. Yoktur... Deniz ile karanın birleştiği sahil düzlüğünü de Devlet Karayolları kapmıştır... " Burada, doğanın bütün gerçekliğiyle ve yazarın kendine has güzel söylemiyle şiire yakın duran yerler var elbette ve metnin akışı içinde yazar konuyu toplumsal düzleme doğal bir akış içinde getirebiliyor. Deniz ile karanın birleştiği sahil düzlüğünü de Devlet Karayolları kapmıştır... derken. Kitapta Eserlerinden Yansıyan Yaşamöykiisii adlı bölümde yazarın dağlarla olan ilişkisine geniş yer verilmiştir ve elbette bu dağlar Toros Dağları'dır daha çok: " Başları dumanlı yüksek yerler, ulu ağaçlar, yeryüzünü gökyüzüne bağlayan, yaklaştıran verimliliğin diğer adıydı. Yağan yağmurlar alnına ilk alan, temiz, sal yerlerdi oralar. O denli ki, yurt yerinde unutulan beyaz ipekten bir mendili, bir yıl sonra tertemiz bulabilirdiniz. Güçlü ağaçlar kökleriyle toprağı özümserken yeşil, gür yapraklarıyla da gökyüzünün sonsuz gücünü yudumlar, solurlardı. Yörük gözünde öteden beri saygı duyulan yerlerdi oralar. Oralara özlem duyarlardı hep. Bu özlemleri, korımma içgüdüleri kadar, biraz da Orta Asya samanlığından kalma tanrısal sezgilerinin getirdiği bir inançtı. El değmemiş sal gökyüzüne ne denli yakın olurlarsa, gökyüzü de kendisine yakın olana en iyi yaşamı, en iyi ölümü bağışlayıp sunacaktı çünkü. Cümle bitkilerin, hayvanların, bol sulu göllerin, nehirlerin, toprağın, ağacın büyülü yaşantısıyla beraber olacaklardı, gökyüzüne yakın olacaklardı öldüklerinde. Temiz göklerin altındaki ağaçlar, insanı kendine çeken doruklar birer açık hava tapmağı gibiydi bu yüzden. " Osman Şahin hem Türk edebiyatında hem dünya edebiyatı içinde öneme sahip bir yazar. Bir yazarı başka bir yazarla kıyaslamak doğru bir şey değildir. Her yazar biricik ve yalnızca kendine ait olan bir dünyanın olanaklarını sunar bize. Ancak önemli başarı karşısında, böylesi bir durum yaşanabilinir. Sadık Usta'ya, Kaynak Yayinları'nda Osman Şahin'in Anadolu'nun Cengiz Aytmatov'u olduğunu söylemiştim. Cengiz Aytmatov Rus dilinde, Kırgız dilinde olduğu kadar bütün bir dünya edebiyatı için önemli bir yazardır. Kitaplarını ilk okuduğumda elbette Sovyet edebiyatının yazarıydı ve benim de yazarlarımdandı. 

8 Mart 2013 Cuma

OSMAN SAHIN'I OKUMAK: GERCEKLIGIN BÜYÜK SIIRI


Dilindeki tazelik, sözcüklerindeki çağrışım ve yalnızca Osman Şahin’e ait olan o güzel söylem, sanıyorum benden başka şairler için de şiire bir çağrıdır.

Osman Şahin Türk öykü, roman, sinema dünyasında önemli bir imza olduğu kadar benim bireysel tarihim için de önemli bir yazardır. Lise yıllarımdan bu yana kendisini izlemekteyim bir okur olarak ve bir şair olarak yaratıcı sürecime katkısı olduğunu söyleyebilirim. Rüştü Onur için hazırladığım kitaptan ötürü bir haftadır Kaynak Yayınları’ndayım. Kaynak Yayınları’nın yayın yönetmeni Sadık Usta ve çalışma arkadaşlarıyla yoğun bir çaba içindeyiz. Sadık Usta’nın masasında, M.Şehmus Güzel’in, Osman Şahin kitabı duruyordu: “Öykücülüğümüzün Toros Zirvesi Osman Şahin”. Kitabı önce bir karıştırdım hemen herkesin yaptığı gibi. Sadık Usta ya da bir başka dikkatli okur, kırmızı kalemle kitabın ön sayfalardan bazı yerlerini çizmişti, beğendim defterime not ettim. Ayrıca Osman Şahin’in babaannesi Hatice Kadın’ın ağıtından bir dize çekip aldım: “Üç yastığı yamamışım kanınan .”

ZAMAN ZİNDAN İÇİNDE

Bu dize çok güçlü bir şiiri söylediği gibi önemli bir şairin güçlü bir şiirine götürdü beni. Aklımda kaldığıyla yazıyorum: Zaman
zaman içinde

Zaman zindan içinde
Biz mahpusta gürül gürül yatardık
Yılan çıyan içinde
Getirdiler ite kaka bir yiğit
Baş açık ayak çıplak
Ak bir mintan içinde.

Bu dizelerde Enver Gökçe bir ak mintanla yiğidin işkenceden geldiğini sezdiriyor bize. Bir yazısından ötürü on sekiz ay hapisliği var Osman Şahin’in. Dışarıda olduğu kadar içerde olan adaletsizliği de iyi bilir. Kaldı ki Güneydoğu üzerine oradaki aşiret çatışmaları, kan davaları üzerine yazmış biri olarak ve içerde işlerin nasıl olduğunu bilendir. Bazı insanlar için dışarıda ya da içerde, onları bekleyen bir şey vardır hep. “Atmosfer oluşturmaya” yeniden dönecek olursak, bütün sanatlar için önemlidir bu. Şiirde ise bütün malzeme sözcükler olduğu için ve bu malzemenin tasarruflu kullanılması gerektiği için çok daha önemlidir. Hatice Kadın’ın nasıl güçlü ve saklı bir ozan olduğunu düşünebiliyorum: Üç yastığı yamamışım kanınan!

Bu kadar değil yalnızca, Osman Şahin’in dilindeki tazelik, sözcüklerindeki çağrışım ve yalnızca Osman Şahin’e ait olan o güzel
söylem, sanıyorum benden başka şairler için de şiire bir çağrıdır: Karadeniz dağları diktirler… Bu dağlar acele yaratılmışlar gibi, çoğu yerde sırtlarının ormanıyla, çalısıyla, toprağıyla denizde biter, denizde son bulurlar… Sırtları kar yüklü Kaçkarlar’dan çıkan soğuk, acımasız, gür suları denize doğru hızlı hızlı akarlar… Dağların, dikliklerin, suların, ormanın, binbir türlü yeşil bitkinin fışkırırcasına bittiği, büyümek için coştuğu bu toprakların bitiminde Karadeniz daha bir aceleci, daha bir azgın ve tezdir… Yaz kış kabarır; dalgalar halinde sahilleri yeşilliği döver… Bu iki çılgın doğanın, deniz ile dağların arasında şöyle rahatça oturup uzanacak bir tek düzlük bulamazsın. Yoktur… Deniz ile karanın birleştiği sahil düzlüğünü de Devlet Karayolları kapmıştır… Burada, doğanın bütün gerçekliğiyle ve yazarın kendine has güzel söylemiyle şiire yakın duran yerler var elbette ve metnin akışı içinde yazar konuyu toplumsal düzleme doğal bir akış içinde getirebiliyor. Deniz ile karanın birleştiği sahil düzlüğünü de Devlet Karayolları kapmıştır… derken.

ŞAMANLAR VE YÖRÜKLER

Kitapta “Eserlerinden Yansıyan Yaşamöyküsü” adlı bölümde yazarın dağlarla olan ilişkisine geniş yer verilmiştir ve elbette
bu dağlar Toros Dağları’dır daha çok: Başları dumanlı yüksek yerler, ulu ağaçlar, yeryüzünü gökyüzüne bağlayan, yaklaştıran verimliliğin diğer adıydı. Yağan yağmurlar alnına ilk alan, temiz, saf yerlerdi oralar. O denli ki, yurt yerinde unutulan beyaz ipekten bir mendili, bir yıl sonra tertemiz bulabilirdiniz. Güçlü ağaçlar kökleriyle toprağı özümserken, yeşil gür yapraklarıyla da gökyüzünün sonsuz gücünü yudumlar, solurlardı. Yörük gözünde öteden beri saygı duyulan yerlerdi oralar. Oralara özlem duduyarlardı hep. Bu özlemleri, korunma içgüdüleri kadar, biraz da Orta Asya şamanlığından kalma tanrısal sezgilerinin getirdiği
bir inançtı. El değmemiş saf gökyüzüne ne denli yakın olurlarsa, gökyüzü de kendisine yakın olana en iyi yaşamı, en iyi ölümü bağışlayıp sunacaktı çünkü. Cümle bitkilerin, hayvanların, bol sulu göllerin, nehirlerin, toprağın, ağacın büyülü yaşantısıyla beraber olacaklardı, gökyüzüne de yakın olacaklardı öldüklerinde. Temiz göklerin altındaki ağaçlar, insanı kendine çeken doruklar birer açık hava tapınağı gibiydi bu yüzden.

Osman Şahin hem Türk edebiyatında hem dünya edebiyatı içinde öneme sahip bir yazar. Bir yazarı bir yazarla kıyaslamak doğru bir şey değildir. Her yazar biricik ve yalnızca kendine ait olan bir dünyanın olanaklarını sunar bize. Ancak önemli başarı karşısında, böylesi bir durum yaşanabilinir. Sadık Usta’ya, Kaynak Yayınları’nda Osman Şahin’in Anadolu’nun Cengiz Aymathov’u
olduğunu söylemiştim. Cengiz Aymathov Rus dilinde, Kazak dilinde olduğu kadar bütün bir dünya edebiyatı için önemli bir yazardır. Kitaplarını ilk okuduğumda elbette Sovyet edebiyatının yazarıydı ve benim de yazarlarımdandı. Osman Şahin’in “Kırmızı Yel” ile başlayan yazarlık serüveni “Acenta Mirza”, “Ağız İçinde Dil Gibi”, “Selam Ateşleri”, “Başaklar Gece Doğar”, “Ölüm Oyunları” ve daha pek çok kitapla Türk öykü ve romanını taçlandırmıştır. Yazarın öyküleri “Ay Bazen Mavidir” adıyla iki cilt olarak yayınlanmıştır ki gerçek bir öykü şölenidir. Osman Şahin’in öykülerine yakışır bir kompozisyon taşıyor. İlk kitabı “Kırmızı Yel” ile TRT Büyük Ödülü’ne değer görülen yazar Faik Hikâye Armağanı, Yunus Nadi Öykü Ödülü, Mersin Kenti Edebiyat Ödülü başta olmak üzere pek çok ödüle değer görülmüştür. Yirmi üç öyküsü filme alınan Şahin otuzbeşten fazla ödül kazandırdı Türk Sineması’na. Şahin’in öykülerinden yapılan sinema bütünüyle kendine özgü bir dünyadır. M.Şehmus Güzel iyi bir çalışma ortaya çıkarmış; kendi adıma ben çok yararlandım bu kitaptan. Osman Şahin’le ilgili bazı ayrıntıları bu kitapta fark ettim örneğin. Kitap dört bölüm olarak düzenlenmiş ve her bölüm savrulmadan kendi bütünlüğü içinde yazara ait öne alınması gereken şeyleri işaretliyor. Bu arada M. Şehmus Güzel’in dilindeki akıcılık, anlaşılırlık ve güzelliği söylemesem olmaz! Kendisinden okuduğum başka kitaplar da var; dilinin güzelliğini o okumalarda da fark etmiştim.


Kaynak:  Aydınlık Kitap

7 Mart 2013 Perşembe

"HAYATIN KENDİSİ YAŞANANLARDAN ÜSTÜNDÜR" (Osman Şahin)


     Kırk iki yıl önce. 1971 yılı. Nisan ayı başında Cumhuriyet gazetesinin sanat sayfasında, benim o yıl TRT Öykü Büyük Ödülü’nü kazanan “Kırmızı Yel” yayımlandı. Büyük ilgi gördü. Aynı yıl ekim ayında, Adana Altın Koza Film Festivali’nde Yılmaz Güney en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi oyuncu ve en iyi senaryo
ödüllerini kazandı. Sanatının, ününün doruğuna çıktı. İzmit Ticaret Lisesi’nde beden eğitimi öğretmeniyken, Yılmaz Güney’den bir telgraf aldım: “Güney Film’e gelin, görüşelim” diye. Ertesi gün, İstiklal Caddesi, Ağa camii arkasındaki Güney Film’de aldım soluğu. Yılmaz Güney’i ilk kez görüyordum. Yaşım yirmi dokuzdu. Koyu lacivert kadife saçlı ve yakışıklıydı. Güney Film’in genel müdürü rahmetli Mahmut Tali Öngören de oradaydı. Telgrafı göstererek tanıttım kendimi. Yılmaz Güney o kadar içten ve sıcaktı ki, “Nasılsın babam? Hoş geldin,” diyerek kucakladı beni. İnsanın içine işleyen bir sesi vardı. Çayımı içerken Güney konuşmaya başladı. “Babam ‘Kırmızı Yel’ adlı kitabını okudum. Çok etkilendim. Bir romanlık konuyu üç dört sayfada anlatmışsın. Her sözcüğün görüntü veriyor. Öykülerin beş duyuma hitap ediyor. Müthiş detaylar, fotoğraflar veriyorsun. Kamerayı elime alıp, öykülerini senaryosuz çekeceğim geliyor. Sen aslında sinemacısın babam. İşin güzel yanı da bunun farkında olmaman. Sakın saflığını bozma, sinemacı olduğunun farkına varma!” demişti. Güney’in yanında çenelerinin ucunda sakalları olan, “entel” görünümlü iki üç genç vardı. Londra Kraliyet Akademisi Edebiyat Bölümü mezunuymuşlar. İçlerinden biri, “ Stendal’ı okudunuz mu?” diye sordu. Okumadığımı söyledim. “Peki Balzac’ı okudunuz mu?” “Hayır onu da okumadım” deyince, “Peki ‘Kırmızı Yel’deki öyküleri nasıl yazdınız?” diye sordu. Ben de görüp yaşadıklarımı yazdım deyince, Yımaz Güney: “Aldınız mı cevabınızı lan? Bak adam gördüğümü yaşadığımı yazdım diyor. Hayatı kitaplardan öğrenmedim, gördüm, yaşadım diyor. Unutmayın hayatın kendisi yaşananlardan üstündür,” diyerek bir ders verdi onlara. Sonra bana dönerek “Kırmızı Yel” ile ilgili tasarılarından söz etti.

42 YIL ÖNCEDEN GÖRDÜĞÜ TEHLİKE

“Öykünü satın alacağım. Filmi dört mevsimde çekeceğim. Avrupa’dan ses mühendisleri getirterek filmi sesli çekeceğim. Kırkı çıkmamış oğlum Yılmaz’ı harmanın ortasında namaz kılıp kurban edeceğim. Bu filmle, ülkemizin gelecekte başına bela olacak dinci – şeriatçı tehlikeye dikkat çekeceğim,” dedi. Yımaz Güney bugünleri kırk iki yıl önce görmüştü. Ne yazık ki Güney, “Kırmızı Yel”i çekemedi. “Endişe” filmini çekerken, Yumurtalık olayı nedeniyle hapse atıldı. “Kırmızı Yel”i yıllar sonra Atıf Yılmaz, “Adak” adıyla çekti. Değerli oyuncumuz Tarık Akan filmde büyük başarı gösterdi. Yılmaz Güney hapishanelerde
de ürün verdi. Zeki Ökten’in başarıyla çektiği “Sürü” filmi ile Şerif Gören’in büyük filmi “Yol”un senaryolarını yazdı.
“Sürü” filmi, Locarno(İsviçre), “Yol” filmi ise Cannes Film Festivali’nin en büyük ödüllerini kazandı. Ünlü Yunan yönetmen Costa Gavras ile Yılmaz Güney’in sanatlarını birbirlerine benzetirim. Gavras’ın, Çek yazar Arthur London’un “İtiraf” romanından uyarladığı “İtiraf” filmi ile, Yunna yazar Vassili Vasilikos’un “Z” romanından uyarladığı “Z” filmi, Yılmaz Güney’in “Yol” filmi ile Fransa’da çektiği “Duvar” filmlerini, politik sinema filmleri olarak görürüm. Yılmaz Güney benim öykülerimin derinliğindeki sinemayı ilk gören, beni sinemaya kazandıran ilk insandır. Çalışmalarımızda edebiyatın anlatım aracı sözcüklerle, sinemanın anlatım aracı görüntü arasındaki farkları, sözcüğün şiiri ile görüntünün şiiri arasındaki farkları, senaryo inceliklerini ilk ondan öğrenmişimdir. Yıllar sonra 1999 yılı, 36. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde, üç bin kişilik cam piramit salonlarında, bana, “Yaşam Boyu Altın Portakal Onur Ödülü” olarak altın heykelcik verilirken, “Beni buralara getiren, sinemamızın dehası Yılmaz Güney’i saygıyla anıyorum ve selamlıyorum,” diye bağırdığımda
üç bin seçkin insanın Yılmaz Güney’i ayakta alkışladıklarına tanık oldum. Ve çok mutlu oldum.

KÜRDAN KUŞLARI

Televizyon belgeselinde izlemiştim; timsah, dev leşi yuttuktan sonra nehirden çıktı, kumsala uzandı. İnce bacaklı, sivri gagalı, martıya benzeyen, martıdan küçük bir kuş belirdi timsahın ağzının önünde. Timsah, kuşu görünce açtı ağzını. İnce bacaklı, sivri gagalı kuş, timsahın ağzına girdi. Timsahın dişleri arasındaki leş kırıntılarını yemeye başladı. “Kürdan kuşu” diyorlardı adına. Timsah, dişlerinin bakımının yapıldığından emin, zevkle yumdu gözlerini. Kürdan kuşu ile aralarındaki uyuma diyecek söz yoktu. Kürdan kuşu ile timsah arasındaki bu uyum, ülkemiz medyasında yıllardan beri bütün hızıyla sürmektedir. Beyinleri cılk olmuş gazeteciler, dalgaların önünde çıkarları için gide gele yamyassı sahil taşlarından farksız olmuş kaygan aydınlar, kürdan kuşlarına taş çıkartan bir beceriyle görevlerini yapmaktadırlar. Görevlerini yapmadıkları an, timsah hazretleri, ağzını kapatarak, küçücük lokmalar halinde onları yutacaktır. Ve onlardan arta kalan artıkları da bir başka kürdan kuşuna temizletecektir. Yılmaz Güney öldükten yıllar sonra, Engin Ardıç Star gazetesinde,“Yılmaz Güney, bedeniyle ve sinemasıyla ölmüştür. Yılmaz Güney birkaç komünist eskisinin nostalji muhabbetinden başka bir şey değildir” derken, yine aynı yıl içinde Hürriyet’te Fatih Altaylı “Yılmaz Güney, kadın döven, entelektüel yönü zayıf, maço bir adam aslında. Kadın döven bir katilden bir mit yaratmak için gerçekler saptırılıyor. Benim için Yılmaz Güney Türkiye’nin Avrupa’daki imajını yerle bir eden, bunu da kendi menfaatleri için yapan bir katildir. Bugün hâlâ Avrupa’da Yılmaz Güney’in mirasıdır başımıza bela olan,” diye yazmıştır. Büyük romancı Dostoyevski “İnsanları işledikleri suçlara, günahlarına bakarak yargılamayın. Onun asıl yapmak istediği yüce değerlere, kutsal şeylere bakarak
yargılayın,” diyor. Tolstoy’a “Kardeşiniz de roman yazıyor” demişler. Tolstoy “Hayır, o roman yazamaz. Çünkü acıyı bilmiyor. Acı çekmeyen sanat yapamaz” diyor. Tolstoy’un “acı çeken sanatçı” tanımına Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Orhan Kemal gibi pek çok yazarımızın yanında Yılmaz Güney de uyuyor. Bin türlü yoksulluğun, acının içinden çıkarak, kendi sanatını yaratmıştır. Yılmaz Güney hapiste iken, 1975 yılında, Cannes Film Festivali’nde ilk kez filmlerinin toplu gösterisi yapıldı. Uluslararası büyük yönetmenler, sinema yazarları “ Yılmaz Güney hangi sinema okulundan mezun?” diye soruyorlar. Bizimkiler “Bizde sinema okulu yok, Yılmaz Güney pamuk tarlalarından geliyor,” dediklerinde şaşkınlıklarından
ne diyeceklerini bilemiyorlar. Yılmaz Güney bir kişiliktir, başkasının eyerini kendi atına vurmayan bir kişilik... Çok yönlüdür. Yönetmendir, senaristtir, çok iyi bir oyuncudur. Sinemamızda yakın plan çekimlerinde yüzüyle oyun veren ender sanatçılarımızdan biridir. Romancıdır. “Boynu Bükük Öldüler” romanı ile Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazanmıştır. Yılmaz Güney’in sanatında, acı çekenler, özünde gelişmeye, büyümeye dair hasretler çeken, eleştiren, başkaldıran insanların maceraları anlatılır. Seyyit Han, Acı Ağıt, Umut, Umutsuzlar, Endişe, Yol, Sürü ve Duvar gibi eserleri ile gerçekçi sinemamızın baş yapıtlarına imza atan bir sinema dehasıdır.


Kaynak:  Aydınlık Kitap

TANINMAYAN TANIDIĞIMIZ


Öykücülük yolunda yorulmak, durmak bilmeden yürüyen Toroslar'ın Yörük evladı
Osman Şahin, Türk öykücülüğünün Toros zirvesine ulaştı. Ve öyküleri, Türk sinemasının Adak, Kızgın Toprak, Kibar Feyzo, Derman, Firar, Kurbağalar, Kan, Keriz, Su gibi en güzel yapımlarına can verdi, M. Şehmus Güzel, bu büyük kalem ustasının sıradışı hayat bhikayesini ve anılarını, "Öykücülüğümüzün Toros Zirvesi Osman Şahin / Yaşadı Gördü Yazdı" adıyla kitaplaştırdı. Bir solukta okuyacaksınız.