Radikal Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Radikal Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2013 Pazartesi

Kelebeğin Kanatları


Mediha evliliklerinin ikinci ayı dolmadan, ölür. Rüştü Onur hayata küser. 20 gün sonra 1 Aralık 1942'de Şair Leyla Sokağı'nda, ciğerlerinden gelen kanla boğulur...



Zonguldak güzel bir kenttir. Denizi, yeşilliği yan yana maviyle yeşilin uyumu içindedir. Özellikle "Fener" denen semtin manzarası güzel, evleri bakımlıdır. Kömür madenlerinin Fransızların yönetiminde olduğu dö-nemden kalma eski kilisesi, kulübü, mühendis evleri bu semttedir. Bugün kilise bir kantine dönüştürülmüştür.
Bu güzel şehirde yürürken şehrin ortasında bir anıta rastlarsınız, bir madenci heykeline. Kömür maden-lerinin yerin kaç yüz metre altında olduğunu öğrenirsiniz. Sonra ayağı-nızı yere basarken tedirgin olmaya başlarsınız.
Zonguldak'a ilk gittiğimde arka-daşlar izin alıp Adnan Özyalçıner'le beni madene indirmeselerdi ben bu tedirginlikten kurtulamazdım.
Zonguldak'ta yaşamak, nabzı ma-denlerde atmak demektir. Bir kelebek ömrü yaşamış üç şairin, (öğretmen olarak bu şehre atanmış Necatigil ile birlikte dört) bu şehirde nasıl tedirgin olduklarını anlamak zor değil.
Ayrıca İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye'de hemen her iş dalında "mükellefiyet" (zorunlu çalışma) var. İnsanların kömür ocaklarına zorunlu olarak bazen de zorla gönderilişinin adı "Ücretli İş Mükellefiyeti"dir. Bir bürosu vardır: Ereğli Kömür İşletmeleri İş Mükellefiyeti Dairesi. Tarımda da, devlete belli miktarda buğday, hayvan ürünü verilmesi gerekiyor. (Halk dilinde mükellefiyet yan alaylı dille anlatılır: "Mükellefin urganı/Terli olur yorganı/ Mükelleften kurtulan / Cifte kessin kurbanı".)
Anlatacağımız öyküdeki şairlerden biri bu büroda çalışmaktadır: Muzaffer Tayyip Uslu (1922-1946). Öteki şair, Ereğli Kömür İşletmelerinde çalışır: Rüştü Onur (1920-1942).
Bu şairlerin ikisinin odakta olduğu Kelebeğin Rüyası filminin senaryo yazan ve yönetmeni Yılmaz Erdoğan bu şairlerden biriyle sevgilisinin oluşturduğu kelebek kanatlarından bir çifte mektup yazmış:
Sevgili Rüştü ve Mediha,
(...)$imdi gerçek öykünüzü öğrendikten ve bir düş bahçesinde yeniden yaşadıktan sonra hepimiz şapkamızın altında sessiz ve ağlamaklıyız.
Sizin hüznünüz bizi ağlatıyor, ama üzmüyor.
Umutlu bir keder... Pamukçukların ve şehirlerin kıymetini hatırlayan bir keder(...)
Sizi seviyorum.
Sizi çok seviyorum.
Arkadaşınız Yılmaz..."
'Kemal'den mektup aldım'
Mektup, Mektubun Avcumda: Bilinmeyen Mektupları ve Şiirleri
kitabının başında yer alıyor.
Bir şehir için iki şair elbette azdır. Okulun öğretmeni Behçet Necatilgil de misafir sayılır. Uslu'yla Onur'dan biraz büyük bir şair daha vardır: Kemal Uluser (1914/15-1944). (Kemal doğduğu Kastamonu'nun ünlü Sepet- çioğlu ailesindendir. Ama yoksuldur.)
Salâh Birsel, hazırladığı Rüştü Onur'un Mektupları (Karşı Yayınlan, 1992) Rüştü Onur ile Kemal Uluser'in dostluğunu vurgular: "(Rüştü Onur) Mektuplarında kendisinden çok çevresindekilerden, arkadaşlarından laf açardı. "Kemalle hemen hemen her gün beraberiz", "Kemal'den bugün mektup aldım", "İki sene evvel Kemal'e gönderdiğin bir şiirini hatırlıyorum", "Kemal'e de yazdım", "Kemal de buna bir parça taraftar". Kemal arkadaşı, Kemal kardeşi, Kemal her şeyidir." Kemal Uluser şiirle başladığı edebiyata Ataç'ın beğendiği bir denemeci olarak, "yaşanti" sözcüğünü bulan olarak devam edecektir.

Özetlendiğinde 2. Dünya Savaşı'nın artırdığı yoksulluk, yoksulluğun ağırlaştırdığı tüberküloz ve otuz yaşına ulaşamama ortak yazgılarıdır. Bunlara şiir ve yaşama sevincini eklemek gerekir. Rüştü Onur'la Mediha Sessiz'in sevdası onu ötekilerden ayınr.

Rüştü Onur, 3 Ağustos 1920'de Devrek'te doğdu. Babası bir köy öğretmeniydi. Üç erkek kardeşin en büyüğüdür. Ortaokula Kastamonu'da başladı, Zonguldak Mehmet Çeli- kel Lisesi'nde devam etti, Behçet Necatigil'in öğrencisi oldu. 1938'de tüberküloz yüzünden okula ara verdi Bu özgürlük onu okuldan soğutmuştu. Zonguldak Maliye Varidat Memur Muavini olarak çalışmaya başladı. Üç ay Zonguldak'ta, daha sonra Heybeliada Sanatoryumu'nda tedavi gördü. İyileşti. Zonguldak'a dönmek için bindiği Anafartalar Vapuru'nda Mediha Sessiz'le tanıştı ve âşık oldu. Mediha, Kandilli Kız
Lisesi'ni bitirmiş, Karabük Demir Çelik Fabrikası sınavlarına gir-mişti. Annesi, ablası, kardeşleriyle Karabük'e gidiyordu. Rüştü Onur, onları Zonguldak'ta dayı evinde ağırladı, trene kadar eşlik etti.
Sonra mektuplaşmalar başladı.
Mediha ne olduğu anlaşılamayan bir hastalığa tutuldu. Ağrılar, mide bulantıları. Teşhis konulamıyordu. Sonunda annesi Mediha'yı alıp İstanbul'a gitti. Rüştü Onur da fırsat buldukça İstanbul'da: "Belki bir akşamüstü aklıma eserse, daha doğrusu gece gece vapur güzel olur da benim de cebimde beş on kuruşum ohırsa, ertesi gün İstanbul'dayım demek." 4
Mediha'nın annesi Rüştü'nün iki de bir de gelişini eşine açıklamak zorunda kalır: kökeni Bitlis'teki Serefhanzadeler'e dayanan baba, Rüştü'ye "nikâhınız olsun, sen de bu evin çocuğu ol" der. Rüştü, Beşiktaş'ta Şair Leyla Sokak'a eşinin ailesinin yanına taşınır. Kayınpederinin manav dükkânında çalışır. Ama "onlar erdi muradına" diyemiyoruz; Mediha evliliklerinin ikinci ayı dolmadan, 12 Kasım 1942'de ölür. Hastalığı peritonittir. Rüştü Onur hayata küser. 20 gün sonra 1 Aralık 1942'de Beşiktaş'taki Şair Leyla Sokağı'nda, ciğerlerinden gelen kanla boğulur.
Mediha ile Rüştü Ortaköy mezarlığında yan yana yatmaktadır.
Muzaffer Tayyip Uslu, Rüştü Onur'un tersine İstanbulludur, Fatih'te, 1922'de doğdu. Yakalandığı tüberküloz için sanatoryuma yatması bile para yüzünden sorun oldu. Kimi zaman da aa bir alayın egemen olduğu, ince bir duyarlıkla işlediği şiirlerini 1945'te Şimdilik, adıyla kitaplaştırdı. 3 Temmuz 1946'da Zonguldak'ta öldü. O adını arkadaşına ve Zonguldak'a ekledi.

15 Mart 2013 Cuma

Mezarı yaptırsınlar yeter...



Türkiye onu, 'Kelebeğin Rüyası' filminde Rüştü Onur'un doyamadan kaybettiği karısı olarak tanıdı. Mediha Onur'un gerçek hikâyesini, ablası Sabahat Hanım'dan dinledik...

70 yıl boyunca Rüştü Onur’un sevdiğine yazdığı tüm mektupları, el yazısı basılmamış şiirleri, fotoğrafları saklanmış. Hepsi şeffaf dosyalarda tasnif edilerek ayrılmış. Ve vakti geldiğine inanıldığında da ortaya çıkarılmış. Bunları yapan, bu belgelerin bugüne kalmasını sağlayan Mediha Sessiz’in kız kardeşi Sabahat Sessiz. Sabahat Hanım, önce film çekildiğini duyduğunda bu belgeleri Yılmaz Erdoğan’a götürmüş. Sonra da bu anıların saklanmasının, gelecek kuşaklara kalmasının en iyi yolunun kitap olarak basılması olacağını düşünüp Kaynak Yayınları’ndan Sadık Usta’ya teslim etmiş. 
Şair Rüştü Onur ve büyük aşkı Mediha Sessiz Onur’la birçokları gibi ben de Yılmaz Erdoğan’ın yeni filmi Kelebeğin Rüyası sayesinde tanıştım. İkisinin de 20 ve 22 yaşlarında talihsiz bir biçimde hastalanarak ölmeleri hepimizin içini burktu. Kitabı okudum, ardından da filmi izledim. Hâlâ ne kitaptaki mektuplar ne de film aklımdan çıkıyor. Tabii ki biri kurmaca bir film, diğeri gerçeğin ta kendisi. Bugün 85 yaşında olan Sabahat Hanım’la o günleri konuştuk... 
70 yıl sakladığınız Rüştü Onur’un ablanız Mediha Sessiz’e yazdığı mektupları okudum. O günleri, olayların nasıl başladığını anlatır mısınız? 
Bakın asıl öykü şöyle: Ben Kandilli Kız Lisesini kazanmıştım, ilk yılımdı. Zaten orta ve liseyi orada bitirdim. O yıl ablam da Beşiktaş Kız Lisesi’ni bitirmişti. Karabük Demir Çelik Fabrikası’nın açtığı memuriyet imtihanına girdi. İmtihanı kazanınca babam anneme “Sen al çocukları git, ben gelemem” dedi. Biz sabah Anafarta Vapuru’na bindik. Ertesi gün orda olacağız. Vapurda Rüştü Onur’la tanışıyorlar. Düşünün o süre zarfında arkadaşlık yapıyorlar. Rüştü Enişte yanımıza da geldi. Anneme “Teyze ben Zonguldaklıyım. Dayım da burada yaşıyor, götüreyim ona, dinlenin birkaç saat. Ben sizi sonra Karabük’e yolcu ederim” dedi. Biz de yorgunduk, gittik oraya. İlk defa büyük kuzineyi orada görmüştüm. Sonra Karabük’e gittik. 
Ve bu arada büyük aşk başlamış… 
Evet, sonra ablama sürekli mektuplar gelmeye başladı. Zaten kendi de geldi. Bu arada ablam Karabük’te hastalandı. Ben küçüktüm ama hatırlıyorum, işten gelir, “Karnım çok ağrıyor” derdi. Ve yemek yiyemiyordu. Ben tabii İstanbul ’da okuyorum. Tam olarak ne zaman bilmiyorum midesi bulanıyor, karnı ağrıyor. Hastanede yattı bir süre. Fakat orada “Bizim yapacağımız bir şey yok ciğerlerinden olabilir bu şikâyetler. Seni Heybeliada Sanatoryumuna yollayalım, zaten İstanbullusun” diyorlar. Ama orada da dört- beş gün kaldı. Zaten eniştem de bir ciğer hastalığı geçirmiş daha önce, orada yatmış. Ama doktorlar orada da “Sizin kızınızın ciğerlerle ilgili hiçbir sorunu yok” deyip çıkarıyorlar ablamı. Bütün mesele karında diyorlar. Apandisiti patlamış, iltihap bütün vücuduna yayılmış. 
Bu arada evlendiler galiba? 
Evet, eve gelip gidiyor bize. Babam da “Bu çocuk madem bu kadar eve girip çıkıyor bari nikah olsun, sonra iyileşince düğün yaparız” dedi. 
Rüştü Onur ablanızı kaybettikten sonra ne yaptı, sizinle mi yaşadı? 
Ben Kandilli Kız Lisesi’nde leyliyim. Bizde kırkı çıkmadan önce akrabalar kalır, yengemler filan bizde. Ben de hafta sonları eve çıkıyorum, eniştem o kadar üzgün ki. Bir akşam gece yarısı uyanmış, “Ben çok fenayım” dedikten sonra düşüp kendini kaybediyor, ağzından kan boşanıyor, yengemler filan koşuyor ama hiçbir şey yapamıyorlar. 
Şair arkadaşı Muzaffer Tayyip Uslu’yu tanır mıydınız? 
Tanımaz mıyım, en yakın arkadaşıydı, bizim eve de birkaç kez gelmişti. Behçet Necatigil’i o günlerden tanımam, daha sonra tanışmıştım. Kültür Sarayı’nın yandığı dönemde. 
Sizin de tiyatroyla bir ilişkiniz var değil mi? 
Ben İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü’nden emekli oldum. İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun ilk açıldığında sekreter olarak çalışmaya başladım. 
Kelebeğin Rüyasını izleyince ne hissettiniz? Tabii film sizin anlattıklarınızdan, kitaptaki mektuplardan farklı… 
Yılmaz Erdoğan dosyadan ve benden haberdar olur olmaz beni aldırdı. Dosyayı olduğu gibi ilk defa ona götürdüm. Annemi babamı, fotoğrafları gördükçe ‘tüh’ diyordu. Belki duymuşsunuzdur çünkü annem için Çingene, babam için de başka şey demişler, idadi mezunudur. Dedem Bitlisli, Şerefhanzadelerdenmiş. 17 yaşında kaçıp İstanbul’a geliyor. Berberlik, dişçilik öğreniyor. Çingene de olurdu hiç mühim değil… Bu bir belgesel değil, tabii ki farklı olabilir ama evimiz de öyle değildi. En çok ona üzüldüm. Apartmanımız 12 daireliydi. Zaten ilk yapıldığında Kırmızı Tuğla Apartmanı denirmiş. Adı sonradan Mahmutbey olmuş. Bizim evimiz dört oda, bir salon ve mutfaktı. Filmdeki evle ilgisi yoktu. Baktım baktım filmi izlerken neden yaptılar böyle anlamadım. 
Sizin manavınız mı vardı? 
Evet, apartmanın altı ana caddeye dönen yeri dükkân gibi yapıldı. Babam erkenden gider mal alırdı. Daha önce babamın peynirci dükkânı vardı. Şimdi şarküteri deniyor. 
Filmi beğendiniz mi? 
Beğenmez miyim, beğendim, galasına gittim. Ben Devlet Tiyatrosu’nda çalışırken ne galalar oldu. Televizyonlarda da seyrediyoruz ama ben böyle bir gala daha önce görmedim. Çok çalıştı, çok emek sarf etti Yılmaz Bey. Muazzam bir çalışma. 
Mektubun Avucum’da sadece Rüştü Onur’un Mediha Hanım’a yazdığı mektuplar var, ablanızın yazdıklarını bulamadınız mı? 

Devrek’teki ailesini zaten hiç görmedik. Yanında özel eşyalarını pek getirmemişti gelirken. Hüseyin ve Saffet isimli iki kardeşi vardı. Saffet Onur da Devlet Tiyatrosu sanatçısıydı. Biz onunla yıllarca beraber çalıştık. Evlendi, bir kızı ve oğlu oldu. Zaten ben bunları ablamın ölümünden sonra okumaya başladım ve okudukça da sakladım. Hatta bir ara Saffet geldi, “Bir kitap yazacağım, abimin mektuplarına bakabilir miyim” dedi. Birkaç tanesini aldı. 
Filmi izleyince çocukluğunuza dönmüş gibi oldunuz mu? 
Çok ağladım, ablamın yaşarken, okula giderkenki hallerini, Rüştü Enişte’nin ölümünden sonra ağlamalarını bildiğim için zaten hep o günleri hatırladım. Yoksa evimizin, Şair Leyla Sokağı’nın filmdekiyle hiç ilgisi yok. Ben hoş gördüm, eğer bir belgesel olarak yapsaydı o zaman insan hazmedemezdi. Hatta kardeşim “Benim babam poturlu muydu, İstanbul efendisiydi” dedi. 
Film bittikten sonra hiç görüştünüz mü? 
Yılmaz Bey’in yardımcısı Pelin var. çağırdılar gittim. Pek oralı olmadım. Oturduk konuşurken “Sabahat Hanım herhangi bir faydamız olur mu?” diye tekrar tekrar soruyor. “Yalnız mezarını yaptırın” dedim. “Biz zaten bu işi üstlendik” dediler. Zaten ben beton yaptırmıştım ama çatlamış. Çünkü Devrek Belediyesi’nden, İş Bankası’ndan filan da çok teklifler geldi, onlar da mezarını Devrek’e taşımak istemişler. Olur mu? Mezarın yeri burası. Mezarları yapıldıktan sonra isimleri yazılsın, eniştemin taşına şiirlerinden bir dize yazılsın, şanına şöhretine uygun bakımı yapılsın bana yeter. Çünkü Rüştü Onur, on yıl daha yaşayabilseydi çok büyük bir şair olacaktı…

7 Mart 2013 Perşembe

YAKILAN BELLEKLER VE DEVRİM YOLLARI


     Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı? Buket Şahin, ikisini birden yapan bir Yörük kızı. Leyleğin kanadına binip yirmi yıldır Latin Amerika ülkelerine yaptığı gezilerinden çıkardığı sonuçları, izlenimlerini, fotoğraf ve röportajlarını bir kitapta topladı, Yakılan Bellekler; doğası, edebiyatı, müziği, dansı, kadınları, devrimcileri, sömürü-direniş-yeniden yaratım süreciyle inişli çıkışlı tarihi ve daha pek çok yansımasıyla sadece bir gezi kitabı değil. Âdeta bir Latin Amerika panoraması. Buket Şahin, Kaynak Yayınları'ndan çıkan kitabında; tüm bunlara Latin Amerika ile Anadolu arasında imgeler ve gerçekler üzerinden kurduğu paralellikleri de ekleyerek bu keyifli okuma yolculuğunun bir kardeşlik bağına dönüş-mesine katkıda bulunuyor.

Kalem ve kanla yoğrulan topraklar
Çukurova'yı Yaşar Kemal'den ve onun İnce Memed'inden bahsetmeden anlatan bir kitap gerçek Çukurova'yı gösterebilir mi? İstanbul'u Attilâ İlhan'ın ya da Orhan Veli'nin şiirlerinden, Orhan Kemal'in kahramanlarından bağımsız tarif eden notlar ancak bir tur kitabı olabilirdi. Kadınlarının Almanya'ya göçmen işçi kuşu gibi gönderdikleri eşlerinin ardından yaktıkları türküler olduğunu anlatmadan aktarılan Karadeniz türküleri ne kadar içinize işleyebilirdi?
Buket Şahin, "Bir ülkeye yapılan gezinin, önce o ülkenin edebiyatını okumakla başladığına inandım hep" diyor. Bundan olsa gerek Eduardo Galeano'yla harmanlıyor kendi izlenimlerini. Şahin, kalemini ve fotoğraf makinesini Arjantin, Bolivya, Guatemala, Kolombiya ve Haiti'den Honduras, Küba, Meksika, Peru, Uruguay ve Venezuela'ya kadar 16 ülkede gezdirmiş. Bir zamanlar Potosi'deki gümüşü çıkarmak için binlerce yerlinin katledildiği Cerro Rico, yani insan yiyen dağdan Buenos Aires'in sokaklarına ve oradan da Hemingway'in Keywest'teki müze evine geçen Şahin, acaba ona çanların bu kez kimin için çaldığını sormuş mudur?
Yaşadığı deprem ve sonrasındaki trajik görüntülerle ekranlara ve gazete manşetlerine konu olan Haiti'ye deprem sonrası yardımlarının ne için yapıldığını bir de Yakılan Bellekler'de okumak hiç fena olmaz sanıyoruz. Yıllarca "beyaz altın" şeker için yeterince sömürülen topraklarında halk neden kendi istediği ürünü ekemez diye sormak çok mu anlamsız? "Neyse ki Anadolu köylüsü kendi toprağında, GDO'suz ve kendi istediği tohumu ekip topladığını aracılara yedirmeden değerine satabiliyor" demek isterken dikkatli olmanızı öneririz; zira yutkunamayabilirsiniz.
Peki ya ABD'nin "uyuşturucu operasyonlarını" gerekçe göstererek topraklarını işgal ettiği insanlar; dünya uyuşturucu üretiminin yüzde90'mı oluşturan Afganistan'ın işgalcisi ve dolayısıyla orada yaşanan her şeyin sorumlusu Amerika'ya kendi ülkelerinin bağımlılıklarının hesabını sorabiliyor mu?

Devredilen miras: Devrimcilik
Yakılan Bellekler, Latin Amerika'nın Maya ve Azteklere dayanan kültürel belleğinin nasıl yakıldığını, 1900'lerden bugüne yüzlerce darbe gören (ve bunların çoğu ABD destekli) insanlarının bugün toprak işlemeyi bile nasıl yeniden öğrenmek zorunda kaldığını gözlem ve somut bilgilerle aktarıyor.
Yakılan bellekler ve devrim yolları
"Latin Amerika ve Türkiye'nin kesik damarları örtüşüyor" diyen Buket Şahin, kültürü, tarihi, futbolu, tangosu, doğası ve tabii ki edebiyatıyla yakılmış belleklerin diyarını anlatıyor.
Che Guevara, Fidel Castro ve Eva Peronların toprakları bugün acaba hangi direnişlere sahne olmaktadır? Bu aslında eski ama adı "Yeni" kıtadaki son gelişmeler; sancılı ve hüzünlü olduğu kadar umut da veriyor. Çünkü bugün pek çok ülkede bu sancılarla birlikte bir devrim süreci de yaşanıyor. Üstelik dünya siyasetinde de etkin olacak bir düzeyde.
Venezuela'da Chavez'in, Bolivya'da Morales'in yaptıkları, 21. yüzyıl sosyalizmi ve küresel sol açısından düşündürücü olabilir.
Metin Yeğin'in yıllar önce Topraksızlar adlı kitabında Türkiye soluna sunduğu Brezilya'daki toprak işgalleri örneğini Yakılan Beliekler'de de bulabiliyoruz. Topraksız Kır İşçileri Hareketi'nin (MST)7 Ekim 1979'da başlayan işgallerinin 33 yılda toplumsal bir harekete dönüşmesini okurken, Anadolu'nun topraksız köylüsünün bugün bir de HES'lerle susuz bırakılacak olması geliyor insanın aklına.
Venezuelalılar, Chavez'i devirmek için 11 Nisan 2002'de uygulanan ABD darbesinin gerçek yüzünden kendilerinin yarattığı "Toplumsal Medya" araçlarıyla haberdar oldu. Çünkü Amerika destekli büyük kanallar Chavez'in Başkanlık Sarayı'nın önü sarılmışken pembe dizi yayımlıyordu. Bir gazeteci değil de, daha çok bir "medya eylemcisi" gibi çalışan Radyo Fe ve Radyo Alegria'nın gönüllülerinin özel yayınları halkı ülkenin dört bir yanından Başkent Caracas'a yürüyüşe geçirdi. Bunlar da bugünün adı duyulmamış, bilinmeyen direnişçile-rinin hikayesi sayılamaz mı?
Bir kafede bir devlet başkanıyla karşılaştınız mı hiç?

Latin Amerika'ya bu kapsamlı yolculuk, dikkat çekici röportajlarla pekişmiş. Buket Şahin'in, o toprakların tarihini Latin Amerika'nın Kesik Damarları adlı kitabıyla ölümsüzleştiren Uruguaylı yazar Eduardo Galeano'yla Montevideo'da yaptığı röportaj bunların başında geliyor.

Galeano'nun günümüz "tepetaklak dünyasından" dem vurduğu sohbet sırasında; ABD'nin Afganistan, Irak,
Libya ve şimdi de Suriye'ye ayrılan savaş bütçesi demek olan savunma bakanlığı bütçesinden söz ederken savaş-savunma sözcüklerine yaptığı yorumlar George Orwell'in Bin Dokuz Seksen Dört'ündeki "çiftdüşününü" anımsatmıyor değil.
Yazar Şahin, aynı kafede kendi hâlinde oturan Uruguay Devlet Başkanı Jose Mujica, nam-ı diğer El Pepe'yle karşılaşmış ve kısa bir sohbet gerçekleştirmiş. Bu sayede, 2009'da seçimi kazandıktan sonra bile çiftçi olarak yaşamına devam eden, adına kayıtlı tek malvarlığının 1987 model, bin 945 dolar değerin-deki bir Volkswagen olan dünyanın bu en mütevazı ve halktan devlet başkanından Uruguay'ın direniş tarihini öğrenebiliyoruz. Sahin'in Venezuela'nın sevgilisi Eva Golinger ile söyleşisini de atlamamak gerek.

"Starbucks'ta 7 liraya içtiğiniz kahveden onu toplayanlara ne kalıyor biliyor musunuz?" gibi bir sohbete girmeye hiç gerek yok sanıyorum. Çünkü Şahin kültürü, tarihi, futbolu, tangosu, doğası ve tabii ki edebiyatıyla çok daha derinlemesine işlenen yakılmış belleklerin diyarını anlatıyor. Ve ne tuhaftır ki kitabın kapağını kapatırken "Latin Amerika ve Türkiye'nin kesik damarları örtüşüyor" sözlerini tekrarlarken buluyorsunuz kendinizi...


Kaynak:  Radikal  Gazetesi

YARIM KALAN RÜYA


     Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun yaşamları “Filmlerde olmaz” dedirten türdendir. Zonguldaklı bu iki ‘yoksul’ şairin yirmi küsur yıla sığdırdıkları hayatları, yakın bir tarihe kadar edebiyat çevrelerinde biliniyordu. 22 Şubat’ta vizyona girecek olan ‘Kelebeğin Rüyası’ filmi bu iki genç şairin hayatını taşıyor beyazperdeye. Kaynak Yayınları da filmle aynı gün piyasaya çıkacak olan ‘Rüştü Onur: Bilinmeyen Mektupları ve Şiirleri’ kitabıyla ‘Rüştü Onur’un az bilinen dünyasını gözler önüne serecek. Kitapta, Onur’un verem tedavisi sırasında tanışıp evlendiği ve kısa süre sonra kaybettiği ‘büyük aşkı’ Mediha Sessiz’e mektupları da yer alıyor. Leyla Şahin ve İbrahim Tığ tarafından hazırlanan ve filmle aynı günde piyasaya çıkacak kitapta bu mektupların yanı sıra Onur’un, el yazısıyla şiirleri, özel resimler, evlilik cüzdanı ve mektup zarfı gibi özel ayrıntılar da yer alacak.

Yokluğuna 20 gün dayandı
Kitapta yer alan belgelerden en önemlileri hiç kuşku yok ki, Mediha Sessiz’e yazdığı mektuplar. Rüştü Onur, verem tedavisi gördüğü Heybeliada Senatoryumu’nda, tifo nedeniyle aynı hastanede bulunan Mediha Sessiz’le tanışır ve kısa süre sonra evlenirler. Ancak Mediha Sessiz’in yoğun tedavi sonucu yorgun düşen bedeni evlendikten birkaç ay sonra 12 Kasım 1942’de yenik düşer. Bu ölüm Rüştü Onur’a çok fazla gelir ve canına kıyarcasına yaşamına boş verir.
Yıllar süren veremle mücadeleden ve âşık olduğu kadını kaybetmiş olmaktan yorgun düşen Rüştü Onur da 20 gün sonra 1 Aralık 1942’de daha 22 yaşındayken ciğerlerinden fazla kan gelmesi nedeniyle boğularak ölür. Sevgililer, Ortaköy mezarlığında yan yana yatmaktadır. Onur, Mediha Sessiz henüz sevgiliyken kaleme aldığı mektubunda “Seni çok özledim Mediha. Hem de nasıl. Bunu galiba öbür mektubumda da yazdım. Bir cumartesi günü kaçıp geleceğim. Babam var ama olsun. Ben otelde yatarım. Bundan kimsenin haberi olmaz. Gece sen de bir bahane ile istasyona gelirsin. Birkaç dakika konuşsak yeter. Maksat seni görmek değil mi? Sabah erkenden atlar trene buraya dönerim” diye anlatıyor aşkını.
Rüştü Onur deyince ilk akla gelen isim ise hiç kuşku yok ki Muzaffer Tayyip Uslu. 1946 yılında daha 24 yaşındayken Rüştü Onur gibi veremden hayatını kaybetmesi ikilinin dostluğunu daha da anlamlı kılıyor. İkilinin, Zonguldak’ta öğretmen olduğu dönemde Türkiye şiirinin önemli isimlerinden Behçet Necatigil’le kurduğu dostluk da bu hikâyenin harcı gibi durur.
Yılmaz Erdoğan’ın Behçet Necatigil’i canlandırdığı ‘Kelebeğin Rüyası’nda Rüştü Onur’a Mert Fırat, karısı Mediha Sessiz’e ise Farah Zeynep Abdullah hayat veriyor. Muzaffer Tayyip Uslu ise Kıvanç Tatlıtuğ tarafından canlandırılıyor. Film 22 Şubat’ta vizyona girecek.

22 YILA SIĞAN HAYAT

Rüştü Onur 3 Ağustos 1920’de Devrek’te dünyaya geldi. Vereme yakalandığı için 1938’de öğrenimine bir yıl ara vermek zorunda kaldı; ertesi yıl tekrar okula başlasa da öğrenimine devam edemedi. Okulu bıraktı ve ‘Maliye Varidat Memur Muavini’ olarak Ereğli Kömür İşletmeleri’nde çalışmaya başladı. Hastalığının şiddetlendiği 1941-1942 yıllarını iş ve hastane arasında geçirdi. Bu sırada Mediha Sessiz’le tanışıp âşık oldu ve evlendi. Onur, Zonguldak M. Çelikel Lisesi’nde bir sene öğretmenlik yapan Behçet Necatigil ve yakın arkadaşı şair Muzaffer Tayyip Uslu ile birlikte Zonguldak’ta çıkan dergi ve gazetelerde ve İstanbul ’da yayımlanan Değirmen mecmuasında şiir ve yazılar yayımladı.

Mektuplar

Benim şeker yavrum
Şu an kardeşim mektubunu getirdi. Hemen cevap yazıyorum. Sanki bu mektup hemen postayla gidecekmiş gibi acele ediyorum. Ne çare Pazartesi güne kadar postahanede bekliyecek. Ne olursa olsun gine yazmam lazım. Kalbim belki böyle rahat eder.

Orada uykusuz kaldımsa benimle beraber sen de yoruldun. Eğer hastalığıma sebep bunlar olsaydı benimle beraber sen de hasta olurdun. Yok Mediha ben daha önceden şifayı kapmışım. Neyse şimdi bir şeyim yok. Yalnız kendimi kollamak lazım.

Hem zayıfladım, hem doğru dürüst bir elbisem yok. Sonra baban ben kızımı böyle bir çocuğa vermem derse ben ne yaparım. Ne ise her şeyi sana bırakıyorum.

Sana uzun bir mektup yazmıştım. Dün postaya attığıma nazaran her halde bu gün eline almış olmalısın. Bu mektubum da uzayacak gibi. Ellerim kendiliğinden yürüyüveriyor. Fakat ben uzatmayacağım. Biraz da sen yaz.

Seni çok özledim Mediha. Hem de nasıl. Bunu galiba öbür mektubumda da yazdım. Bir Cumartesi günü kaçıp geleceğim. Babam var ama olsun. Ben otelde yatarım. Bundan kimsenin haberi olmaz. Gece sen de bir bahane ile istasyona gelirsin. Birkaç dakika konuşsak yeter. Maksat seni görmek değil mi? Sabah erkenden atlar trene buraya dönerim.

Acele cevap bekliyorum.
Rüştü Onur

Mediha,
Sizin burada ayrıldığınızın tam haftasındayız. Hatta iki gün bile geçti. Fakat hala mektubuma cevap vermediniz ki ben mektubumu buradan ayrıldığınızın ertesi gün postaya atmıştım. Emin ol Mediha koskoca bir haftayı cevap beklemekle geçirdim. Bu gece Cuma gecesi, ikinci mektubumu yazıyorum. Saat on bir buçuk. Fakat ne çıkar. Bekleyiş acısını damarlarımda bile duyan, idrak eden bir insan için saatin kaç olduğunun ne ehemmiyeti var. Saatlerin, haftaların değil, ayların değil yılların bile benim için bir ehemmiyeti yok.

Fakat bütün bunlara rağmen senden vaktinde mektup ve haber alamamaktan mütevellit bir iç sıkıntısı beni perişan ediyor desem bilmem inanır mısın.
Söyle Mediha ne oldu sana. Beni bu vehimlerden kurtar yavrum. Biliyorsun ki senin için her şeyi yapmaya hazır olan bir insanım.
Bu gün hastaneye yattığımın yerini beşinci günü. Bir kaç güne kadar taburcu oluyorum.

Şiirler

HARB
Salâh Birsel’e
Ben insanları düşünüyorum,
Ve dünyayı
O insanlar ki
Böyle her akşam üstü,
Şarkı söyler ve şiir yazarlar
Ölüme dair.
(Cumalı’ya mektup, 12.9.1940)

SEN
I
Rahmet bekleyen insanların
Rahmet yüklü bulut ol semasına.
Yalnız sen boşalt nasibini
Aç ve tok toprağa.

II
Yağmur ol, bulut ol, şarkı ol
Yalnız esirgeme kendini bizden.
İçinde yüzdüğün denizden
Daha derindir gecemiz.



III

Boşal ey yağmur boşal artık,
Yeter susuzluğumuz.
Çatlayan dudak
Çatlayan toprak
Ve namütenahi uykusuzluğumuz.

(Birsel’e mektup)

İTİRAF


Ben,
Gülebilmeniz için ağlıyan
Ağlayabilmeniz için gülen adam.
Ben bir târik-i dünya
Hallac-ı Mansur’dan sonra
Benim derim yüzülecek
Zonguldak’ta
Ve gözlerime mil çekilecek.


Ben bir târik-i dünya
Ne ev ne bark
Ne çoluk çocuk sahibi.
Bütün malım mülküm
Ellerim ayaklarım
Ve gözlerim.
Kupkuru bir kuyudayım ki

Yusuf’u özlerim.
(Ocak Gazetesi, 25.1.1942)


Kaynak:  Radikal Gazetesi

DONANMA KOMUTANLIĞI'NDA "BALYOZ" İSTİFASI


Oramiral Nusret Güner'in istifasının kabul edilmesiyle Deniz Kuvvetleri'nde oramiral rütbesinde bir tek Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Emin Murat Bilgel kaldı. Normalde oramiral rütbesinde olması gereken Donanma Komutanlığı görevine getirilmeye en yakın aday ise, şu anda en kıdemli olan Kuzey Deniz Saha Komutanı Koramiral Bülent Bostanoğlu görünüyor.

Tutuklamalar, emekliye ayrılanlar, istifalarla komuta kademesinde en sıkıntılı dönemini yaşayan Deniz Kuvvetleri ve Donanma Komutanlığı'nda, Oramiral Nusret Güner'in istifasının ardından kimse konuşmak istemiyor. Şu anda Deniz Kuvvetleri Komutanı olan Oramiral Mehmet Emin Bilgel ile Donanma Komutanlığı görevinden istifa eden Nusret Güner, bu görevlerde bulundukları süre içinde de 'Balyoz' ve diğer davalarda suçlamalarla cezaevine konulan subayların anne ve babaları ile diğer yakınlarının cenaze törenlerine mümkün olduğunca birlikte katılmaya çalışıyorlardı.

İki komutan, Donanma Komutanlığı Harp Filosu'nda görev yaparken Balyoz davasından tutuklanan Kurmay Albay Tayfun Duman'ın ölen annesi Ayten Duman'ın 2011 yılı Ekim ayındaki cenaze törenine de birlikte katılmışlardı. Kurmay Albay Tayfun Duman'a da cenaze için cezaevinden iki gün izin verilmişti.

"HER CUMARTESİ GÖLCÜK'TELER"
Bu arada, yazdığı 'Bir ihanetin öyküsü' adlı kitapta, Donanma Komutanlığı'na gelen savcılara kravat hediye ettiğinden söz eden ve Oramiral Nusret Güner'in istifa etmesinde en büyük etken olduğu ileri sürülen Tümamiral Ali Semih Çetin'in eşi Nilüfer Çetin'in de aralarında bulunduğu tutuklu ve hükümlü amiral ve subayların eşleri her Cumartesi günü Gölcük İlçe merkezinde Atatürk Anıtı önünde 'sessiz çığlık' adı altında protestolarını sürdürüyor.


Kaynak:  Radikal Gazetesi - http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1118383&CategoryID=77