Sol Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sol Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Nisan 2014 Pazartesi
‘Tarihsiz ve coğrafyasız devrim olmaz!’
Türkiye ilericiliğinde ülkemizin ve halkımızın tarihsel konumuna yönelik arayışlar yoğunlaşıyor. Ahmet Yıldız’a göre, Türk ilericiliği bu alandaki eksikliğinin faturasını çok ağır ödediğinin daha yeni yeni farkına varıyor.
Türkiye ilericiliğinin devrim mücadelesinde, bu ülkenin ve halkının gerek tarih gerekse coğrafya içindeki konuşlanmasının yeterince irdelenmediği, dolayısıyla bu alanın Türk gericiliği tarafından “başarıyla işgal edildiği” bir kez daha vurgulandı. Kısa bir süre önce çıkardığı yeni kitabı “Nizamülmülk’ün Öldürülüşü”nde, bu büyük boşluğu edebiyat ile ilişkilendirmeye çalıştığını belirten yazar Ahmet Yıldız, önümüzdeki dönemin devrimci mücadelesinde, tarih ve coğrafyamıza onları dönüştürmek üzere müdahale etmenin özel bir önem taşıyacağına dikkat çekti. Yaşadığımız toprakların ve emekçi halkımızın gerçek tarihini bilmeden sosyalist, yazar, şair, politikacı vs. olunamayacağını savunan Ahmet Yıldız, sorularımızı yanıtladı.
20 Kasım 2013 Çarşamba
VELİ KÜÇÜK'ÜN HİKÂYESİ KİTAP OLDU
1990'lardan bugüne konuşulan "derin devlet" örgütlenmesiyle ismi yan yana geçen Veli Küçük'ün kitabı yayımlandı. Kitap, Küçük'ün bugünkü "derin devlet" tarafından nasıl "günah keçisi" haline getirildiğini ele alıyor.
Susurluk dönemeciyle birlikte Türkiye'nin gündemine giren "derin devlet", gladyo vs. gibi bir dizi başlıkta ismi geçen, Ergenekon davasında en ağır ceza alan iki kişiden biri olan emekli Jandarma Tuğgenerali Veli Küçük'ün hayatından kesitler "Ben Veli Küçük" adıyla kitaplaştırıldı.
4 Eylül 2013 Çarşamba
Aydınlanma savaşçısı Turan Dursun bundan 23 yıl önce katledildi

Karanlığa karşı verdiği mücadele nedeniyle gericilerin hedefi haline getirilen aydınlanmacı yazar Turan Dursun, bundan 23 yıl önce uğradığı sihahlı saldırı sonucu katledildi.
(soL - Haber Merkezi) "Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım?" sözleriyle karanlığa karşı savaş açan aydınlanmacı yazar Turan Dursun bundan 23 yıl önce, 4 Eylül 1990 tarihinde gericiler tarafından katledildi.
Turan Dursun'un yaşamı
1934 yılında Sivas'ın Şarkışla İlçesi'ne bağlı Gümüştepe Köyü'nde dünyaya gelen Turan Dursun, müftü olabilmek için ilkokulu dışarıdan bitirdi, ilk olarak köy imamlığı ve medreselerde hocalık yaptı. 1958-1965 yılları arasında Tekirdağ, Gemerek, Türkili, Altındağ ve Sivas'ta müftülük yaptı.
Şeriatın katı kurallarına ters davranışları nedeniyle İslamcı çevrelerde yadırganan Dursun'un Müftülüğü sırasında bu nedenlerle sürgünleri oldu. 1965'te İslam dinini reddettikten sonra Müftülük görevinden ayrıldı.
1966 yılında TRT'de dini içerikli programlarda görevi aldı. On yıl bu görevine devam ettikten sonra gene TRT'de prodüktör olarak "Başlangıcından Bu Yana İnsanlık", "Vergi Programı", "Akşama Doğru" gibi programlar yaptı.
TRT'den emekli olduktan sonra 1989 yılında haftalık 2000'e Doğru Dergisi'nde yazı yazmaya başlayan Dursun, düşünceleri nedeniyle gericilerin hedefi haline geldi.
Çalışmaları ölümünün ardından kitaplaştıtılabilen Dursun'un yayınlanmış eserleri söyle: "Din Bu (4 cilt), Kur'an Ansiklopedisi, Kutsal Kitapların Kaynakları (3 cilt), Kulleteyn, Allah, Kur'an, Dua, Şeriat Böyle, Müslümanlık Ve Nurculuk, Ünlülere Mektuplar, İlhan Arsel'e Mektuplar"
Gericilerin alışamadığı müftü
1958'den 1966'ya kadar bulunduğu müftülük görevi sırasında yaptıkları nedeniyle de gericilerin hedefinde olan Dursun, kendisiyle yapılan bir röportajda o döneme ilişkin şunları aktarıyor:
"Sivas'ın Hanzar köyünde su kaynağı var. Bir süre sonra yitiyor. Bend yapılsa herkes yararlanacak. Valiye göstermek için başında fotoğraf çektirdim. Köylüler gelmeye cesaret edemediler. "Ağa ne der" diye. Ağa karşı çıkmıştı zaten, "eski köye yeni adet mi getiriyorsunuz" demişti. Daha sonra TRT"deki ilk programımın adı "Eski Köye Yeni Adet" olmuştu. Hakkımda komünist diye söylentiler çıktı. Alışılmadık bir müftüydüm. Tarık Zafer Tunaya'nın başkanı olduğu Devrim Ocakları'nın kurucuları arasındaydım. Sovyetler Birliği'nden 20 bin lira para almış diye ihbar olmuş. Diyanet müfettişlerinden Abdullah Güvenç teftişe geldi. Adama su verecek bardağımız yoktu evde. İbrikle vermiştik utana sıkıla.
Sinop'un Türkili ilçesine sürgün edildiğimde, kentin dışında yıkık dökük bir kulübe tutmuştum. Ali Şarapçı diye bir öğretmenle karısı bana çok yardım etmişti. Ona da komünist diyorlardı. Ben de "keşke komünist olmasaymış, ne iyi adammış" diye düşünüyordum. Komünizmi kaynağından öğrenmeye karar verdim. Ali Şarapçı'ya "Şu komünist kitaplardan getirsen de okusam" dedim. Bilmediklerimi gidip soruyorum, okuyorum, ders gibi. İnanç dünyamda bir sarsıntı olmadı. Ancak ürkecek bir şey de yokmuş. Sosyal alanda bir ideolojiden çok bir bilim olarak baktım."
Dursun'un dine yaklaşımında geçirdiği değişim
Dursun dine ilişkin fikirlerindeki değişimi ise şu ifadelerle anlatmıştı:
“… Bende inanç devrimi neden oldu? Ya da neden inançsızlık oluştu? Onu belirteyim: Doğru bilime yönelmiştim. Çok büyük kütüphanelere gittim. O zaman ben İslam'ın kökenini gördüm, okudum. Söylencelerden de okudum. Bir gün "Sümer Efsanesi" ile karşılaştım. Sümerler'de bir Tufan efsanesi. Baktım, Tevrat'ta var, Kur'an'da var. Bu bir efsane, nasıl olur da Tevrat'ta, Kur'an'da olabilir? Milattan önce 3000 yılında kaleme alındığı sanılıyor. İslam' dan, hatta Kur'an'dan çok önce. Peki, bunlarda olan, Kutsal kitaplarda ne arıyor? Sonra, Hammurabi Yasaları'nın kimi maddeleri Tevrat'a aynen geçmiş, ondan sonra Kur'an'a da yansımış, yani sarsılmalar benim öyle başladı."
Dursun kendisiyle yapılan bir röportajda ise dinleri şu ifadelerle eleştirmişti:
"Bence din insanlığa çok şey yitirtmiştir. Dinsizlik ne kazanır? Önce bu yitirilen şeyleri bir daha yitirme durumuna düşmemeyi kazanır. Dinler neyi yitirtmiştir? Bana göre dinler insana gözyaşı getirmiştir, ölümler getirmiştir. İslam da bunların arasındadır. Bugün Yahudiler eğer Filistinlilere birtakım zulümler yapıyorlarsa, bence bunların Yahudiliğin içindeki Yehova'nın, Tevrat Yehovası'nın insanların kafasına aşıladıklarının çok büyük etkisi vardır. "Gidin, vurun, acımayın." en büyük etkisi vardır. İslam öyle olmuştur. Muhammed döneminde de öyle olmuştur. Ebu Bekir döneminde de, daha sonraki dönemlerde de. Ebu Bekir döneminde, "Riddet" (dinden dönme) olaylarında, belgelere göre, ateş havuzları açılmıştır. O ateş havuzlarına insanlar inançlarından dolayı atılmış, yakılmışlardır. Muhammed'den sonraki dönemde, Osman döneminde bir Cemel olayını anımsıyoruz. Bu Cemel olayında, iki yanda da Muhammed' in arkadaşları vardı. Bir yanda, 400 kadar "biat-ı Rıdvan"da bulunmuş olan kişi vardı. Başlarında Ali, Muhammed' in damadı. Öbür yanda, yine cennetle müjdelenmişler vardı. İki kesim birbirine saldırıyorlardı, öldürmek için ve o olayda tarihlerin bizlere kaydettiğine göre, 15 bin kişi hayvan boğazlanır gibi boğazlanmıştır."
Cinayetin ardından yayınlanmamış çalışmaları kaybedildi
Dursun 4 Eylül 1990 tarihinde İstanbul Koşuyolu'ndaki evinin yakınlarında teröristler tarafından silahla vurularak öldürüldü.
Cinayetin ardından Dursun'un kütüphanesinin raflarında duran çok şeyin kaybolduğu anlaşıldı. Yatağının üzerine ise "Kutsal Terör Hizbullah" kitabı bırakılmıştı. Yakınları kitabın Dursun'a ait olmadığını, eve giren kişiler tarafından bir "mesaj" olarak bırakıldığını söyledi. İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Dursun'un evinde polislerin arama yaptığını doğruladı ancak arama tutanağında kitaplıktan alınanlara ilişkin bilgi yer almadı.
Yazdıkları nedeniyle gericilerin kurşunlarına hedef olan Dursun'un pekçok çalışması da cinayetin ardından evine giren karanlık kişilerce ortadan kaldırıldı. Turan Dursun'un oğlu Abit Dursun yaşananları şu ifadelerle anlatıyor:
"4 Eylül 1990'da Turan Dursun vurulduktan 40 -45 dakika sonra polis geliyor. Çok daha erken gelen siviller evi darmadağan ediyor. Bir çok eseri ve çalışması siyah poşetlere konuluyor, onlar çıkarken de resmi giysili polisler içeri giriyor. Biz sivil polislerin götürdüğü eserleri ve çalışmaları Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurarak istedik. Ama 9 yıldır bu girişimimizle ilgili hiç bir sonuç alamadık. Kuran ansiklopedisinin 2000 sayfası, 'Kulleteyn' isimli kitabın ikinci ve sonraki ciltleri yok. Her şeyi götürmüşler. Bir yaşam boyu büyük emekle ortaya çıkarılan her şeyi. Bütün bunlar sivillerin eve girmesinden sonra kayboldu. Devlet içindeki bazı güçler, yasadışı devlet odakları bu eşyaları alıp gitti."
"Evimize gelen bazı mektupların içine mermi çekirdekleri koymuşlar"
"Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım?" sözleriyle yazdıklarının bedelini canıyla ödeyebileceğinin farkında olduğunu ifade eden Dursun, uğradığı cinayet öncesinde çok kez ölüm tehdidi almıştı. Oğlu Abit Dursun babasının daha önceki dönemde aldığı tehditleri şöyle anlatmakta:
"Babama yönelik ilk öldürme girişimi, 1960'lı yıların başlarında yapıldı. O zamanlar Türkeli Müftüsü idi. Türkeli, Sinop'un şirin, küçük bir kıyı kasabasıdır. Babam, Atatürkçü Müftü diye oraya sürgün gönderilmişti, bense 6 yaşlarında bir çocuktum. Nurcular babamı öldürtmek için, Ankara'dan bir talebe göndermişler. Sonra babam onu ikna etti. Yardım toplattı o öğrenci için.
Sonra, 1968 Yılında TRT'ye geçti. Ankara Radyosu'nda prodüktör olarak Din ve Ahlak Proğramları yapmaya başladı. Önce engellemeler sonra sürgünler başladı. Bu arada evimize yüzlerce, binlerce mektup geliyordu. Övgü dolu olanlarda vardı elbette. Ama çoğunlukla tehdit içerikliydi. Hatta bazılarını içine mermi çekirdekleri koymuşlar, ''bunu kabak çekirdeği zannetme'' diye de yazmışlardı mektuplarına.
Bizleri korumak için yerleştiği İstanbul'da gece gündüz üretiyordu. Teditlede durmak bilmiyordu tabi ki... Telefon, mektup, ne olursa. Çok ilginçtir, telefonunu (basın tercihli) değiştirip gizli olmasını yazılı olarak talep ettiği halde, ne hikmetse bir kaç saat sonra tehdit telefonları almaya başlamıştı. Yine o sıralar yaşanan ama ölünden sonra arkadaşlarından öğrendiğimiz bir kaçırılma olayı da var. Tüm bunların yanında yurt dışından konferans talepleri de yoğunluk kazanmıştı. Londra, Paris, Berlin gibi.. Biz Türkiye'ye dönmesini-en azından uzun bir süre-istemiyorduk. Yurt dışına çıkmadan bir gün önce yaşandı o meşum gün."
(soL - Haber Merkezi) "Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım?" sözleriyle karanlığa karşı savaş açan aydınlanmacı yazar Turan Dursun bundan 23 yıl önce, 4 Eylül 1990 tarihinde gericiler tarafından katledildi.
Turan Dursun'un yaşamı
1934 yılında Sivas'ın Şarkışla İlçesi'ne bağlı Gümüştepe Köyü'nde dünyaya gelen Turan Dursun, müftü olabilmek için ilkokulu dışarıdan bitirdi, ilk olarak köy imamlığı ve medreselerde hocalık yaptı. 1958-1965 yılları arasında Tekirdağ, Gemerek, Türkili, Altındağ ve Sivas'ta müftülük yaptı.
Şeriatın katı kurallarına ters davranışları nedeniyle İslamcı çevrelerde yadırganan Dursun'un Müftülüğü sırasında bu nedenlerle sürgünleri oldu. 1965'te İslam dinini reddettikten sonra Müftülük görevinden ayrıldı.
1966 yılında TRT'de dini içerikli programlarda görevi aldı. On yıl bu görevine devam ettikten sonra gene TRT'de prodüktör olarak "Başlangıcından Bu Yana İnsanlık", "Vergi Programı", "Akşama Doğru" gibi programlar yaptı.
TRT'den emekli olduktan sonra 1989 yılında haftalık 2000'e Doğru Dergisi'nde yazı yazmaya başlayan Dursun, düşünceleri nedeniyle gericilerin hedefi haline geldi.
Çalışmaları ölümünün ardından kitaplaştıtılabilen Dursun'un yayınlanmış eserleri söyle: "Din Bu (4 cilt), Kur'an Ansiklopedisi, Kutsal Kitapların Kaynakları (3 cilt), Kulleteyn, Allah, Kur'an, Dua, Şeriat Böyle, Müslümanlık Ve Nurculuk, Ünlülere Mektuplar, İlhan Arsel'e Mektuplar"
Gericilerin alışamadığı müftü
1958'den 1966'ya kadar bulunduğu müftülük görevi sırasında yaptıkları nedeniyle de gericilerin hedefinde olan Dursun, kendisiyle yapılan bir röportajda o döneme ilişkin şunları aktarıyor:
"Sivas'ın Hanzar köyünde su kaynağı var. Bir süre sonra yitiyor. Bend yapılsa herkes yararlanacak. Valiye göstermek için başında fotoğraf çektirdim. Köylüler gelmeye cesaret edemediler. "Ağa ne der" diye. Ağa karşı çıkmıştı zaten, "eski köye yeni adet mi getiriyorsunuz" demişti. Daha sonra TRT"deki ilk programımın adı "Eski Köye Yeni Adet" olmuştu. Hakkımda komünist diye söylentiler çıktı. Alışılmadık bir müftüydüm. Tarık Zafer Tunaya'nın başkanı olduğu Devrim Ocakları'nın kurucuları arasındaydım. Sovyetler Birliği'nden 20 bin lira para almış diye ihbar olmuş. Diyanet müfettişlerinden Abdullah Güvenç teftişe geldi. Adama su verecek bardağımız yoktu evde. İbrikle vermiştik utana sıkıla.
Sinop'un Türkili ilçesine sürgün edildiğimde, kentin dışında yıkık dökük bir kulübe tutmuştum. Ali Şarapçı diye bir öğretmenle karısı bana çok yardım etmişti. Ona da komünist diyorlardı. Ben de "keşke komünist olmasaymış, ne iyi adammış" diye düşünüyordum. Komünizmi kaynağından öğrenmeye karar verdim. Ali Şarapçı'ya "Şu komünist kitaplardan getirsen de okusam" dedim. Bilmediklerimi gidip soruyorum, okuyorum, ders gibi. İnanç dünyamda bir sarsıntı olmadı. Ancak ürkecek bir şey de yokmuş. Sosyal alanda bir ideolojiden çok bir bilim olarak baktım."
Dursun'un dine yaklaşımında geçirdiği değişim
Dursun dine ilişkin fikirlerindeki değişimi ise şu ifadelerle anlatmıştı:
“… Bende inanç devrimi neden oldu? Ya da neden inançsızlık oluştu? Onu belirteyim: Doğru bilime yönelmiştim. Çok büyük kütüphanelere gittim. O zaman ben İslam'ın kökenini gördüm, okudum. Söylencelerden de okudum. Bir gün "Sümer Efsanesi" ile karşılaştım. Sümerler'de bir Tufan efsanesi. Baktım, Tevrat'ta var, Kur'an'da var. Bu bir efsane, nasıl olur da Tevrat'ta, Kur'an'da olabilir? Milattan önce 3000 yılında kaleme alındığı sanılıyor. İslam' dan, hatta Kur'an'dan çok önce. Peki, bunlarda olan, Kutsal kitaplarda ne arıyor? Sonra, Hammurabi Yasaları'nın kimi maddeleri Tevrat'a aynen geçmiş, ondan sonra Kur'an'a da yansımış, yani sarsılmalar benim öyle başladı."
Dursun kendisiyle yapılan bir röportajda ise dinleri şu ifadelerle eleştirmişti:
"Bence din insanlığa çok şey yitirtmiştir. Dinsizlik ne kazanır? Önce bu yitirilen şeyleri bir daha yitirme durumuna düşmemeyi kazanır. Dinler neyi yitirtmiştir? Bana göre dinler insana gözyaşı getirmiştir, ölümler getirmiştir. İslam da bunların arasındadır. Bugün Yahudiler eğer Filistinlilere birtakım zulümler yapıyorlarsa, bence bunların Yahudiliğin içindeki Yehova'nın, Tevrat Yehovası'nın insanların kafasına aşıladıklarının çok büyük etkisi vardır. "Gidin, vurun, acımayın." en büyük etkisi vardır. İslam öyle olmuştur. Muhammed döneminde de öyle olmuştur. Ebu Bekir döneminde de, daha sonraki dönemlerde de. Ebu Bekir döneminde, "Riddet" (dinden dönme) olaylarında, belgelere göre, ateş havuzları açılmıştır. O ateş havuzlarına insanlar inançlarından dolayı atılmış, yakılmışlardır. Muhammed'den sonraki dönemde, Osman döneminde bir Cemel olayını anımsıyoruz. Bu Cemel olayında, iki yanda da Muhammed' in arkadaşları vardı. Bir yanda, 400 kadar "biat-ı Rıdvan"da bulunmuş olan kişi vardı. Başlarında Ali, Muhammed' in damadı. Öbür yanda, yine cennetle müjdelenmişler vardı. İki kesim birbirine saldırıyorlardı, öldürmek için ve o olayda tarihlerin bizlere kaydettiğine göre, 15 bin kişi hayvan boğazlanır gibi boğazlanmıştır."
Cinayetin ardından yayınlanmamış çalışmaları kaybedildi
Dursun 4 Eylül 1990 tarihinde İstanbul Koşuyolu'ndaki evinin yakınlarında teröristler tarafından silahla vurularak öldürüldü.
Cinayetin ardından Dursun'un kütüphanesinin raflarında duran çok şeyin kaybolduğu anlaşıldı. Yatağının üzerine ise "Kutsal Terör Hizbullah" kitabı bırakılmıştı. Yakınları kitabın Dursun'a ait olmadığını, eve giren kişiler tarafından bir "mesaj" olarak bırakıldığını söyledi. İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Dursun'un evinde polislerin arama yaptığını doğruladı ancak arama tutanağında kitaplıktan alınanlara ilişkin bilgi yer almadı.
Yazdıkları nedeniyle gericilerin kurşunlarına hedef olan Dursun'un pekçok çalışması da cinayetin ardından evine giren karanlık kişilerce ortadan kaldırıldı. Turan Dursun'un oğlu Abit Dursun yaşananları şu ifadelerle anlatıyor:
"4 Eylül 1990'da Turan Dursun vurulduktan 40 -45 dakika sonra polis geliyor. Çok daha erken gelen siviller evi darmadağan ediyor. Bir çok eseri ve çalışması siyah poşetlere konuluyor, onlar çıkarken de resmi giysili polisler içeri giriyor. Biz sivil polislerin götürdüğü eserleri ve çalışmaları Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurarak istedik. Ama 9 yıldır bu girişimimizle ilgili hiç bir sonuç alamadık. Kuran ansiklopedisinin 2000 sayfası, 'Kulleteyn' isimli kitabın ikinci ve sonraki ciltleri yok. Her şeyi götürmüşler. Bir yaşam boyu büyük emekle ortaya çıkarılan her şeyi. Bütün bunlar sivillerin eve girmesinden sonra kayboldu. Devlet içindeki bazı güçler, yasadışı devlet odakları bu eşyaları alıp gitti."
"Evimize gelen bazı mektupların içine mermi çekirdekleri koymuşlar"
"Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım?" sözleriyle yazdıklarının bedelini canıyla ödeyebileceğinin farkında olduğunu ifade eden Dursun, uğradığı cinayet öncesinde çok kez ölüm tehdidi almıştı. Oğlu Abit Dursun babasının daha önceki dönemde aldığı tehditleri şöyle anlatmakta:
"Babama yönelik ilk öldürme girişimi, 1960'lı yıların başlarında yapıldı. O zamanlar Türkeli Müftüsü idi. Türkeli, Sinop'un şirin, küçük bir kıyı kasabasıdır. Babam, Atatürkçü Müftü diye oraya sürgün gönderilmişti, bense 6 yaşlarında bir çocuktum. Nurcular babamı öldürtmek için, Ankara'dan bir talebe göndermişler. Sonra babam onu ikna etti. Yardım toplattı o öğrenci için.
Sonra, 1968 Yılında TRT'ye geçti. Ankara Radyosu'nda prodüktör olarak Din ve Ahlak Proğramları yapmaya başladı. Önce engellemeler sonra sürgünler başladı. Bu arada evimize yüzlerce, binlerce mektup geliyordu. Övgü dolu olanlarda vardı elbette. Ama çoğunlukla tehdit içerikliydi. Hatta bazılarını içine mermi çekirdekleri koymuşlar, ''bunu kabak çekirdeği zannetme'' diye de yazmışlardı mektuplarına.
Bizleri korumak için yerleştiği İstanbul'da gece gündüz üretiyordu. Teditlede durmak bilmiyordu tabi ki... Telefon, mektup, ne olursa. Çok ilginçtir, telefonunu (basın tercihli) değiştirip gizli olmasını yazılı olarak talep ettiği halde, ne hikmetse bir kaç saat sonra tehdit telefonları almaya başlamıştı. Yine o sıralar yaşanan ama ölünden sonra arkadaşlarından öğrendiğimiz bir kaçırılma olayı da var. Tüm bunların yanında yurt dışından konferans talepleri de yoğunluk kazanmıştı. Londra, Paris, Berlin gibi.. Biz Türkiye'ye dönmesini-en azından uzun bir süre-istemiyorduk. Yurt dışına çıkmadan bir gün önce yaşandı o meşum gün."
Turan Dursun Kitaplarını Satın Almak için Tıklayın;
21 Haziran 2013 Cuma
Görebildiğiniz için ne çok şey kaçırdığınızın farkında mısınız?

Olağan bir güne, dünyayı gözleri yerine diğer duyularıyla algılayan bir çocuğun gözünden bakacak olsaydınız, her gün yanından geçip gittiğiniz ağaçlar, çiçekler, bulutlar, dağlar, gökkuşağı ve hatta insanlar sizin için ne anlam ifade ederdi, hiç düşündünüz mü?
Daha önce ellerinizle gözlerinizi kapadığınız ve çevrenizde olan biteni diğer duyularınızla algılamaya çalıştığınız oldu mu? Şaşırdınız biliyorum. Aslında şöyle demeliyim; yeryüzünün birbirinden güzel bin bir çeşit rengini, mesela ağaçlan, çiçekleri, bulutlan, dağlan ve hatta yağmur sonrası oluşan gökkuşağını bir an olsun görememek... Her gün, dünyanın her yerinde milyonlarca yetişkin işe gitmek için evden çıkıyor. Ve düşünsenize; aynı saatlerde, her renk ve dilden milyonlarca çocuk da sırtında çantasıyla okula gitmek üzere yola koyuluyor. Her gün gideceğimiz yere ulaşana dek aynı sokaktan takip ediyor; aynı parkı, aynı binaları, aynı ağacı ve kimi zaman aynı insanları görüyoruz, öyle ki gördüğümüz yapılar, canlılar ve insanlar bir süre sonra hayatın olağan akışı içinde kayboluyor ve sıradanlaşıyor. Oysa ki yalnızca bir gün, salt hayatın görsel yorumuna farklı bir boyut kazandırabilmek için, her zaman yürüdüğünüz kaldırımın diğer tarafında yürüsek bile, kim bilir daha önce dikkatimizi çekmemiş ne çok şey olduğunun farkına varacağız. Ve yeryüzünün her yerinde, her djj ye renkten yetişkin ve çocuk günün sonunda evine dönüyor. Birçoğumuz ise günün sonunda eve döndüğünde kar ya da yağmur gibi doğa olayları hariç, çevresinde ne gibi farklılık!ann olduğundan habersizdir. Peki ya olağan bir güne, dünyayı gözleri yerine diğer duyulanyla algılayan bir çocuğun gözünden bakacak olsaydınız? Her gün yanından geçip gittiğiniz ağaçlar, çiçekler, bulutlar, dağlar, gökkuşağı ve hatta insanlar sizin için ne anlam ifade ederdi, hiç düşündünüz mü? Bir günü ve dolaylı olarak tüm hayatı, görme yetisi olmadan deneyimleme fırsatı veren, Erol Büyükmeriç ve Serap Deliorman imzalı Doğum Günü Armağanı adlı kitap, Kaynak Yayınlan tarafından yayımlandı. "Kitabın baş kahramanı Arda, gelişmiş çeşitli duyularıyla çevresinde olup biten her şeyi bambaşka boyutlarıyla yorumlayan bir çocuktur. O gün evde Arda'nın doğum günü kut lana- çaktır. Doğum günü pastasını almak için Arda'yı bir süre evde yalnız başına bırakmak zorunda kalan annesi, sürpriz yapmak istediği için daha önceden aldığı doğum günü armağanını da Arda'dan saklamıştır. Doğum günü armağanını çok merak eden Arda, annesinin evde olmamasını fırsat bilerek hediye kutusunu aramaya başlar. Duyulan, küçük Arda'yı annesinin armağanı sakladığı yere götürür. Tam doğum günü armağanına ulaşmak üzereyken, Arda, bir anda kendini bir karmaşanın içinde bulur. Yazar, hikâyeyi okurlara hoş bir son hazırlayarak bitirir." Hayatın birbirinden farklı renklerini, görme duyusu dışındaki duyularla algılayabilmek ve sezgi gücünü sınamak isteyen okurlar için Arda ile sevimli arkadaşı Sarman'ın bu duyarlı ve gizemli öyküsü, hoş bir deneme olabilir.
-------------------------------------------------------------
8 Mart 2013 Cuma
DEVRIMCI, SILAHLI KÜLAHLI, KATIKSIZ DELIKANLI
Birinci baskısı 1994'te yapılmıştı " insan Yılmaz Güneydin... İkinci baskısı için bugüne kadar bekledi. M. Şehmus Güzel'in dediği gibi, kitabı bir ihtiyaca yanıt verdiği için, uzun zamandır beklenen, aranan bir kitap olduğu için, KAYNAK YAYINLARI tarafından yeniden yayınlanır yayınlanmaz, " şirin ve harbi " bir ilgi gördü ve kısa zamanda üçüncü baskıya geldi sıra. Yapmacıksız, samimi bir ilgi. Güzel'in " tam Yılmaz'a layık bir ilgi " tanımına denk düşen... Kitabın kurgusunda, Giriş'te belirttiğiniz gibi başrolü Yılmaz Giiney'in arkadaşlarına, dostlarına, yakınlarına vermişsiniz. Yazar olarak siz, baskın bir rolde değil " ortak " anlatıcılardan birisiniz. Bu bilinçli bir tutum mu? Söylediğiniz doğru. Yılmaz Giiney'i özel bir çıkar ilişkisi olmadan, " delikanlılık ", siyasi yoldaşlık ve arkadaşlık sonucu izleyen, onunla yürüyen, hapishanede, dışarıda ve yurtdışında yanında ve birinci derecede yer alan arkadaşlarını seçtim. Onların birçoğu benim de yakın arkadaşlarımdı ve hepsini tanıyordum. Değişik nedenlerle hiçbirinin anılarını yazmayacaklarını da tahmin ediyordum. V Arad a n geçen onca zaman beni doğruladı. vSöy U.- M. Şehmus Güzel leşileri yapmaya başladığım 1989'dan bugüne, söyleşi, nehir söyleşi yaptığım dostlardan hiç biri anılarını yazmadı. Bunun önemi şurada: Onların yazmayacaklarını bildiğim, tahmin ettiğim anılarını, onları konuşturarak, kasetlere alarak, bu kasetleri çözerek ve sonra gerekince yeniden ve yeniden söyleşilerle yeni sorularımla iflahlarını keserek yazdım. Kâzım (Binaü Akpınar) başta birçok arkadaşla söyleşim günlerce sürdü. Unutulması tehlikesi olan anıları bir yerde kurtardım. Metin Alınok'un dediği gibi " yangında ilk kurtarılacak " şeylerdi bu anılar. Bunu başardık. Önemli olan da bu. Kitabı ben yazıyorum diyerek başrole çıkmam ayıp olurdu ayrıca. Asıl başrol oyuncuları kitapta isimlerini andığım ve her biri kendi alanında kalıcı şeylere de imza atan dostlardır.BAŞKA BİR GEZEGENDEN DÜŞMÜŞTÜ SİNEMAYA
1990'h yıllarda arkadaşlarmızla Adana'da Nâzını Hikmet, Aziz Nesin, Deniz Gezmiş ve Yılmaz Güney afişlerini yapıştırırken, insanlar bu afişleri ellerimizden alıp götürüyorlardı. Sanırım birçok evin duvarını süsledi bu afişler. Yılmaz Güney afişleri ise sadece politik insanlar tarafından değil herkes tarafından isteniyordu. Kitabınızda da bu yönü öne çıkıyor Giiney'in. Size göre halk tarafından bu kadar çok sevilmesinin neden leri neler? Yılmaz Güney, aktör denilince istanbul'un yakışıklı çocuklarının akla geldiği (aman yanlış anlaşılmasın istanbul'un yakışıklı çocuklarına yan bakmıyoruz. Tarihi bir gerçekten söz ediyorum), sinemada başrole çıkmak için ille " jön prömiye " olmanın arandığı bir dönemde sinema dünyasına bir uzay taşı gibi düştü. Düştüğü yeri darmadağınık etti. Doğal, çünkü gerçekten başka bir gezegenden geliyordu: " Çirkin " di. Adanalı'vdı. Anadolu çocuğuydu. Parasız pulsuzdu. Ve asıl önemlisi filmlerinde sürekli olarak yoksul, kimsesiz, bir gecekonduda, kendi yağında kavrulan, kara kuru anasından başka dayanacağı dalı olmayan bizden biriydi. Adanalılar hangi siyasi cepheden olursa olsunlar Yılmaz'ın hiçbir filmini kaçırmazlardı. Gerekliğinde ona " Allahına kadar " da sahip çıkarlardı. Aidiyet mi diyelim, kimlik bütünleşmesi mi? Artık nasıl ııygıın görürseniz. Küçük Yılmaz'ın sünnet düğününe Ferdi Tayfur bile gelmiştir davet ıııavet olmadan, " Adanalı'yık " diyen dünya kadar insan da.
YOKSULLARIN DELİKANLI AYDIN SEMBOLÜ
Kitabınızda " Yılmaz Güney sembolleri severdi " diyorsunuz. Bir sembol olarak bugün, nasıl bir Yılmaz Güney var? Yılmaz Güney bizzat kendisi bugün bk semboldür. Ben kendi adıma yanıt vereceğim, ancak bu sorunuzun pek şık olduğunu ve yurttaşlarımıza da sorulmasının son derece ilginç sonuçlar doğuracak potansiyel taşıdığını söylemek isterim. Yılmaz Güney bizzat kendisinin olmak istediği gibi bir insan biçiminde sembolleşti: Dürüst, yalansız, cömert, delikanlı, bitirim gerektiğinde, emeğe ve yaşlılara, kadınlara ve çocuklara saygüı, devrimci, kimsesizlerin, yoksulların, emekçilerin, işçi sınıfının yanında yerini alan bir aydın. Siyasi eylemden kaçınmayan iyi bir sinemacı, iyi bilyazar niteliklerini de anımsatmak isterim burada. Bugün " Yılmaz Güney gibi olmak " diye bir durum bile söz konusu. Kendimizi Yılmaz'ın seyircisi yerine koyarsak (ki ben de sıkı ve vefalı biıYılmaz seyircisiydüıı) Yılmaz'la bütünleşmeydim de kiminle bütünleşelim? Ayhan Işık olmamız nâmümkündü, Ediz Hun çok yakışıklıydı, Fikret Hakan acayip bitirim ve şak. Bizim için varsa yoksa Yılmaz. O kadar ki, filmlerinde biri Yılmaz'a arkadan yaklaşıp haince vuracak gibi olunca sinema salonlarında telaş doğar, seyirciler ayaklanır, " abi arkana bak ", " abi bıı adamın niyeti kötü " diye bar bar bağıranlar ortalığı velveleye verirdi. Tabancasını şalvarının cebinde taşıyan ya da allı pullu kemerinin ortasında bir yerde " yatırmış / unutturmuş kekolar " ise çıkarır çak aratmazını ve beyaz meyaz dinlemez o " Allahsız kitapsız perde " yi delik deşik ederdi. Yılmaz Abi'yi sahipsiz mi sandınız lannnnnn! Seyircisiyle böylesine bütünleşen kaç oyuncu vardır?
HALKININ İYİLİĞİ İÇİN ACILARA KATLANDI
Doğru olan bir şey daha var: Toplumsal kategorilerin tamamına yakını ve siyasi yelpazenin 180 derecesinde herkes " tutardı " Yılıııaz'ı. Kaç mahkum çıkmışur Yılmaz'la yattığı hapishaneden ve " ben Yılmazcı'yım " demiştir: Yani bir parça devrimci, iki dirhem silah külah işleri uzmanı, ve katıksız delikanlı demektir Yılmazcı. işte Yılmaz Güney'iıı tutulmasındaki sihirli formül. Yılmaz da herkesi kabul etmek, kucaklamak, herkesle dost olmak isteyen bir insandı. Siyasi açıdan ve hele kimi konularda taviz vermezdi hiç, ama insanları da ille siyasi görüşlerine göre karalamazdı, dışlamazdı. Bütün bunların sonucunda Yılmaz Güney afişine de sahip olmak ister vatandaşımız, oııun fotoğrafının yer aldığı kartpostala da. Bunlar bir tür nazar boncuğudur kimi yurttaşımız için. Yılmaz, sonuç itibariyle birçok ailenin bir üyesi, uzakta olan ama bizi hep düşünen, bizim için elinden geleni arkasına koymayacak bir aile üyesi, bir büyüğümüz olarak algılanmıştır. Aslında bu o kadar hayal de değildi. Bunda epey gerçek payı da vardı. Yümaz halkının iyiliğini düşünüyordu, onun geleceğini kurtarmak için çabalıyordu. Yoksa sosyalist olur muydu? Yoksa onca acıyı çeker miydi? Kitabınızda son bölüm " Yılmaz Güney'den Kalan " başlığını taşıyor ve dostlarının görüşlerine yer veriliyor, size göre bugün için nedir Yılmaz Güney'den kalan? Size Yılmaz Güney'den bana ne kaldığını söylebilirim: Dürüstlük, alçak gönüllülük, emekçilere, yaşlılara, kadınlara ve çocuklara saygı, kararlı devrimcilik inancında bir dost ve bir yol arkadaşının anıları, halka güvenmek, çalışmak ve çalışmak ve yine çalışmak, sıradan insan, sakat, aptal, yıkıntı, miskin diye hiç kimseyi hor görmemek, siyasi görüşü ne olursa olsun her insana yakınlık göstermek, ihtiyacı varsa yardım istiyorsa elimizi taşın altına sokmak. Ve buna benzer nice erdem.
Kaynak: Sol Gazetesi
7 Mart 2013 Perşembe
"BİZE TİRAJ LAZIM, MUAZZEZ HANIM TİRAJ"
Muazzez Hanım üzerinde çalıştığı tabletlerin halkın bilgisine sunulmasını çok önemsiyor. Halkın anlayacağını düşünüyor, "Bir yığın yeni tablet bulundu. Bu tabletlerde neler var, heyecanlanın, halka bilgi verin, halicin ilgisini çekin!"

Evet, öyle oldu. Biz müzedeki çalışmalara dair yazıları yazıyoruz,ancak nerede yayınlanacağım ya da nerede yayınlamamız gerektiğini bilmiyoruz. Kimse de bizi yönlendirmiyor bu konuda. O zamanlar Milli Eğitim Bakanlığı yayınladı bu yazıları, konsolosluklara falan göndermişler. Onlar da bilmiyordu bu yazıları nerelere göndermeleri gerektiğini... Sonra baktık İş böyle olmuyor, biz Tarih Kurtımu'nda bir seri başlatalım diye düşünşdük. Çünkü İstanbul'da tabletler var, Ankara'da da bir yığın tablet çıknğmı biliyoruz. Tüm bu çalışmaları duyuran, ayrıntılı bilgi veren, devamlı bir seri yapılmasını istedik Tarih Kurumu'ndan. Böylece "Çiviyazılı Tabletler Serisi "ni yapmaya başladık. Beş cildini biz yaptık, Hiüt tabletlerine dair bir cilt yapıldı, daha sonra
Ankara'dan Prof. Dr. Emin Bilgiç bir grupla Kültepe tabletlerine dair bir cilt yaptı. Ondan sonra seri bitti ve kapandı maalesef...
Hocam, siz böyle hızlı hızlı yaptığınız tüm çalışmaları anlatıyorsunuz ama bunlar gerçekten inanılmaz çalışmalar. Siz ve Hatice Hanım'ın çalışmaları sayesinde bir arşiv oluştu, Sümerler ile ilgili çalışma yapan herkes için sağlam bir başvuru kaynağı yarattınız. Babanız üniversitede kalmadığınız için üzülmüş ama siz müzede çok önemli çalışmalar yaptınız.
Ben üniversitede kalmadığım için hiç üzülmedim bu nedenle. Çünkü Kraus 1948'de gitti, en önemlisi bizim önümüze konan tabletlerin, 11e sayısı belliydi ne tasnif edilmişti. Bunları çalarsınız diye kimsenin aklına gelmedi, bize güvendiler. Ne yapmamız gerektiğini de kimse söylemedi, bu tamamıyla bizim inisiyatiiı mizdeydi. Tüm çalışmalar, bizim arzumuzla gerçekleşti. Ben tabi ki çok mutluyum böyle bir çalışma yapabildiğimiz için. Eğer biz bunları yapmasaydık, tarihi bilmeyecektik. Şimdi müzede araştırma yapmak isteyen herkes gidip yapabiliyor. Bundan daha büyük bir mutluluk olur mu? Benim de hâlâ aldım müzede bıraktığım işlerde...
iki arkadaş el ele verdik ve büyük bir aşkla yaptık bu çalışmaları... Bu bir iş değildi, bizim ideali mizdi. Yetmiş dört bine yakın tabletin yayınını yaptık, kimse bizi buna mecbur etmemişti, biz istedik. Üniversitedeki arkadaşlar maalesef yapamadılar böyle çalışmalar. O zamanlar küçük bir tarih dergisi çıkıyordu, o dergiye yazı yazmaya başladık. Yazılar çok ilgi çekti, okuyanlar müzeye geliyordu. Soru soruyorlardı, onların da etkisiyle daha hevesli çalışmaya başladık.
O zaman Şevket Rado "Hayat" dergisini çıkıyordu. Şevket Bey'e bir gün dedim ki, "önemli konular var müzede, bunları isterseniz dergiye ulak ufak yazalım, halkımız bilsin bunları". "Muazzez Hanım kimse okumaz böyle yazıları" dedi. "Okuyan bulunur elbet" dedim. "Biz halkın seviyesine inmeye çalışıyoruz" dedi, "Gazetelerin aynı zamanda halkın seviyesini yükseltme görevi yok mu" dedim? "Bize tiraj lazım Muazzez Hanım, tiraj" diye cevap verdi. Bu konuşmayı hiç u nutmuyorum, çok üzülmüştüm. Çünkü yurtdışına çıktığımda görüyordum, en basit dergilerde bile bilimle ilgili bir şey yazıyorlar, bunu ülkemizde neden yapamıyoruz diye düşünüyordum. Üniversitedekilere bu bakımdan kızıyorum. Nc çalışıyorsunuz, ne yapıyorsunuz? Bir yığın yeni tablet bulundu. Bu tabletlerde neler var, heyecanlanın, halka bilgi verin, halkın ilgisini çekin! Yok. Tabletleri kimseye göstermiyorlar, bilgiyi kendilerine saklıyorlar. Mesela Kültepe tabletleri çok önemliydi. 1948'de Kayseri'niıı yakınında Kültepe denilen yerde kazı yapıldı. Daha önce eşilmiş ve bir miktar bulunmuş. Bulunanlar Avrupa'ya götürülmüş, orada okunmuş. Sonra 700 kadar yeni tablet bulundu. Bizim müzeye geldi, bir kısmı yayınlandı, bir kısmı kaldı. Bulunan her tablet, bizi hcyecanlandırmalı, bu heyecanı halkımızla paylaşmalıyız.
Sümerleri Muazzez Hanımdan öğrendik
Muazzez Hanım ilk denemelerdeki sıkıntılar sonrasında şimdi, çocuk kitaplarından bilim kurguya Sümerler üzerine geniş bir külliyatı Türkçe'de üretmiş durumda. 99 yaşında, yazmaya ve çağrıldığı yerlerde konuşmaya devam ediyor...
Yüzlerce bilimsel makale yazdınız, ama ilk kitabınız "Zaman Tüneliy- le Sümer'e Yolculuk" isimli çocuk kitabı oldu. Önce çocuk kitabı yaz-manızın nedeni de bu mu? Çocuk-ların da ilgisini çekmek, yaşadığınız heyecanı onlara aktarmak...
Evet, çocuklara dönük bir şeyler yap-mayı çok istiyordum. Çünkü bu bi-limlerin halka inmesini istiyordum. Bu nedenle çocuk kitabı yazarak başladım. Aslına ilk önce bir kitap çevirdim. Onun da hikâyesi şöyle: Bir çocuk kitabı yazmayı düşündüğüm dönemde önce eşimi, ardından kardeşimi kaybettim; bir yığın sıkıntı yaşadım. 1970'lerdeıı söz ediyorum, sonra askeri darbe oldu derken ABD'ye gitmiştim. Prof. Kramer ile müzede, özellikle Sümer edebiyatı ii- zerine beraber önemli çalışmalar yapmıştık. Müzedeki tüm Sümer edebiyatı tabletlerini kopyalayarak dünyaya sunduk. Tabi bu arada sürekli iletişim halindeyiz, birlikte makaleler yazıyo-ruz.
Kramer'in çok önemli bir kitabı var, "Tarih Sümer'de başlar: Kayıtlı ta-rihteki otuz dokuz ilk" (Historv Be- gins at Sümer: Thirty-Nine Firsts in Rccordcd History) adında. ABD'ye gittiğimde, kitabı neden tercüme et-mediğimi sordu. Ben îngilizceye mü-zede başladım, üniversitede Almanca öğrenmiştim. Müzede çalışmaya başlayınca anladık ki Almanca yeterli değil, Kramer'in makalelerini tercüme ederek, onunla beraber İngilizce çalışarak öğrendik îııgilizceyi. Sen mutlaka çevir bu kitabı, zaten bildiğin bir konu dedi. Ben de bir kere karar verince bırakmam peşini, mutlaka yaparım. Oturdum kitabı Türkçeve çevirdim. Onu bitirdikten sonra "Za-man Tüneliyle Sümer'e Yolculuk" ki-tabını yazdım, Kültür Bakanlığı kitabı yayımladı.
Kitap yayımlandıktan sonra ailelerden çokça telefon ve mektup geldi. "Siz bunu çocuklara yazmışsınız ama biz de çok yararlandık" dediler. Bunun üzerine yetişkinler için "Siimerli Lıı- , ir dingirra, Geçmişe Dönük Bilim İ ' w Kurgu" kitabını yazdım, onun da yayınlanması epey bir sorun oldu. En sonunda Kaynak Yayınları ile çalışmaya başladım.
Sümerleri Muazzez Hanımdan öğrendik
Muazzez Hanım ilk denemelerdeki sıkıntılar sonrasında şimdi, çocuk kitaplarından bilimkurguya Sümerler üzerine geniş bir külliyatı Türkçe'de üretmiş durumda. 99 yaşında, yazmaya ve çağrıldığı yerlerde konuşmaya devam ediyor...
Kaynak Yayınları ile çalışmaya başlamam da şöyle oldu: Kuran, İncil ve Tevrat'ın Sümer'deki kökenine dair bilimsel bir makale yazmıştım, Tarih Kurumu'nun dergisinde yayımlandı. Bu makale Bilim ve Ütopya dergisinin dikkatini çekmiş, aynı makaleyi yayınlamak istediler. Sonra Kaynak Yayınları bu çalışmayı kitap yapmak istedi, öyle olunca ben çalışmayı daha da genişlettim. Böylece Kaynak Yayınları ile çalışmaya başladım. Onlar daha çok kitabımı yayınlamak isteyince ben de daha çok yazmaya başladım.
Böylece Sümerlerle ilgili bir külliyat oluştu. Çocuklardan yetişkinlere tüm okurlar sizin yapıtlarınızla Sümerleri öğrendi...
Öyle oldu, en son Sümer'de Hayvan Masalları kitabını yazdım. Sümerlerde hayvanlarla ilgili küçük ii kral ar var, ben bu fıkraları biraz genişleteyim ve hikâye gibi yapayım dedim. Böylece hem Sümer Hayvan Masalları okun-sun hem de havyan masallarının ilk önce Yunan uygarlığında değil Sü-merlerde yani Anadolu'da yazıldığı bilinsin istedim. Ve gerçekten güzel bir çalışma oldu.
"Siimerli Ludiııgirra, Geçmişe Dönük Bilim Kurgu" kitabını kaynak göstermiş bir öğrenci, üniversite bilim kurgu olduğu için kaynak olarak ka-
bul edilemeyeceğini söylemiş. Bunun kaynak olabilecek bir kitap yazmaya karar verdim. Şu anda "Sümer Ede-biyatından Seçmeler", ve "Sümer'de Günlük Yaşam" başlıklarında iki kitap derleyip toparladım. Tam istediğim gibi olmadı, ama hiç olmazsa bilgileri derli toplu bir biçimde vermiş oldum. Kaynak olarak kullanılabilsin diye vazdım bu iki kitabı.
Liselerde, üniversitelerde pa-neller veriyorsunuz. Gençlerin tarihe ilgisini nasıl değer-lendiriyorsunuz?
Çağırdıkları zaman gidiyorum okullara. Gittiğim yerlerde ilgili insanlar görüyorum. Sonbaharda Yeditepe Üııiversitesi'ne gittim, büyük bir salon dolup taş- ıııışü. Eskiden Sümerlerle ilgili bilgi isterlerdi, şimdi Sümerler'üı yanında Cumhuriyet'in kuruluş dönemini, yakın tarihi de anlatmamı istiyorlar. Kadın dernekleri çağırıyor, onların etkinliklerine gidiyorum. Geçen sene l:,gc böl gesinde, Akdeniz bölgesinde pek çok kente gittim.
Aslında büyüklerin etkinliklerine gitmek istemiyorum artık. Çünkü ben çocuklara, gençlere anlatmak istiyorum bildiklerimi. Onların ilgisini bu konulara yöneltmek isliyorum.
Bazen ilginç davetler de alıyorum. Mesela geçen sene tur rehberleri Göbekli tepe'de . bir etkinlik düzenlemek istediler, beni de ısrarla çağırdılar. Ben oraya kadar çıkamam dedim. Tekerlekli sandalye ayarlarız hocam dediler, gerçekten de ayarlamışlar, ta Göbeklitepe'ye taşıdılar beni.
Bu sene bacağımda ufak bir sorun var, çok dolaşamıyorum. Bu nedenle, hazır evdeyken yeni kitaplarımı bitirmeye çalışıyorum, birden fazla kitabı aynı anda yazmak için uğraşıyorum. "Ben Zavallı Dünya" diye bir çocuk kitabına başladım, dünyaya nisanların yaptıklarım anlatan bir kitap olacak ancak tamamlayamıyor ıım her nedense. Belki bitiririm... Hazırladığım Sümer-Türk Kültür Bağları adlı kitabını ise önümüzdeki aylarda yayımlanacak.
Kaynak: Sol Gazetesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



