Cumhuriyet Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumhuriyet Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ekim 2013 Pazartesi

AÇILA SAÇILA KAPANAN DEMOKRASİ...


"Tarih, 5 Mayıs 2006. Alparslan Arslan adında bir avukat ve arkadaşları tarafından Cumhuriyet gazetesine el bombası atıldı. Sebep, türbana ilişkin bir karikatürdü. Bu bomba patlamadı.

19 Ağustos 2013 Pazartesi

"BEN DE ÇAPULCUYUM"


Gezi Parkı Direnişi’yle ilgili olarak, dünyaca tanınmış isimlerin demeçlerinden ve direniş fotoğraflarından oluşan “Gezi Direnişi” adlı kitap yayımlandı. “Dip Dalgası Yeryüzüne Çıktı!” sloganıyla yayımlanan 256 sayfalık kitap Kaynak Yayınları’ndan çıktı. Kitapta, aralarında Noam Chomsky, Joan Baez, Slavoj Zizek, Roger Waters, Paulo Coelho, Patti Smith ve Antonio Negri gibi isimlerin de yer aldığı dünyaca tanınmış pek çok ismin Gezi Direnişi’ne verdikleri destek bildirileri yer alıyor.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

YÜZ YILA KIZMAK



“Dargınım sana yirminci yüzyıl
Kızgınım sana
Çekilmez bir ihtiyar oldun sen
Halini gördükçe yüzüm kızarıyor
Tüm köprüleri attın
Hiçbir umut vermiyorsun.”
Yirminci yüzyılda Türkiye bir Köy Enstitüsü kurmuş.

10 Temmuz 2013 Çarşamba

SİLİVRİ NÖBET ÇADIRI


     Silivri Nöbet Çadırı Zabıta ve "zabıtaya yardımcı siviller" Taksim Gezi Parkı Direnişi'ndeki çadırları yakarlarken ne garip rastlantıdır ki, ben de "Açık Tanık, Silivri Nöbet Çadırı" adlı kitabı okuyordum... 0 günden beri bu kitap hakkında bir yazı yazmak istiyordum ama gündem o denli sıcak ki... Kısmet bugüneymiş: 36 subayın, Yargıtay Başsavcılığının Balyoz davası hakkındaki tebliğnamesini protesto etmek için Hasdal Cezaevi'nde üç günlük açlık grevi yapacakları haberinin medyaya düştüğü güne! Hayret ediyorum, seksen yıl önceki olayların hesabını soranlar, bugün yapılan haksızlıkların, hukuksuzlukların, zulmün, yarın gündeme geleceğini düşünmüyorlar mı? Toplumu sürekli olarak gererek bölmenin, kamplaştırmanın: Sadece ve sadece, geleceğimizi bile ipotek altına alan bir birikime yol açtığını... Bugün yaşadığımız sorunları gelecekte de, üstelik katmerli olarak yaşamamıza neden olacağını... Görmüyorlar mı?

26 Mayıs 2013 Pazar

Tüyler ürperten bir kitap: GİZLİ TANIKLAR


     Silivri davaları sürüyor... İddianameler, savunmalar, kararlar... Elbette'Silivri Edebiyatı'da!

     Silivri Edebiyatı, Silivri davalarının tutanakları ile birlikte, sonsuza dek yaşayacak... Gelecek kuşaklara ışık tutacak... Biz çoktan toprak olduktan sonra bile, insanlar bugünleri, Silivri Edebiyatından, tutanaklardan okuyacak öğrenecekler.

     Silivri Edebiyatı'nason katılan yapıt Hikmet Çiçek'in "Ergenekon Tertibinde Gizli Tanıklar" adlı kitabı. KAYNAK YAYINLARI'ndan çıkmış. Çiçek, daha önce de KAYNAK YAYINLARI tarafından "Irticaya Karşı Genelkurmay Belgeleri", "Hangi Hizbullah", "Dr. Bahattin Şakir" adlı eserleri yayımlanmış bir gazeteci ve kıdemli bir "mahpus"... 1971 darbesinden sonra 14 yıl 4 ay yatmış... Şimdi de 25 Mart 2008'den beri Silivri'de!

     Ben Hikmet Çiçek'i Silivri sanığı olarak duydum... Daha önce çalışmalarını görmemiştim... Tüyler Ürperten Bir Kitap: Gizli Tanıklar. Bu açıdan Soner Yalçın'ın kitabın başına yazdığı destansı, "Benim tanıdığım Hikmet Çiçek" yazısını da ilgiyle okudum: Bir gazetecinin veya yazarın erişebileceği en üst mertebe, bir meslektaşı tarafından yazılan böyle bir tanıtıma konu olmaktır diye düşündüm.

     Herhalde gazetecilikten geldiği için, Hikmet Çiçek doğrudan doğruya nesnel belge ve olgulara dayalı bir kitap yazmış: Gizli tanıkların ifadelerinden oluşuyor esas olarak. "Ergenekon" denilen davada 31 gizli tanık dinlenmiş... Çiçek'in dosyalardan eriştiği bilgilere göre, sabıkaları bir hayli yüklü insanlar bunlar: Koyun hırsızları, oto hırsızları, kız kardeşinin kızını satanlar, cinayet, uyuşturucu kaçakçılığı ve benzeri suçlardan hüküm giyenler.... Aralarında PKK, Dev-Sol, DHKP-C ve Hizbullah itirafçıları da varmış.

Kitaptaki ifadeler, davalarda olup bitenler, sorular ve yanıtlar, okurken insanın kanını donduruyor... Ya bunları yaşayanlar ne hissediyor acaba!


-------------------------------------------------------------
Ergenekon Tertibinde Gizli Tanıklar Kitabını %25 İNDİRİMLİ Satın Almak için Tıklayın;







9 Mayıs 2013 Perşembe

Ümit Zileli: Ölü Akrepler Zamanı



“Ekmeğin bir Arap atının yelesine gizlendiği Urfa’da; babalarımız ‘kaçakçı pazarı’nda aş uğruna koştururken yorgun gelirlerdi, o iki göz, betonarme gecekondulara…
Yaşam, Urfa’nın Kötüler Mahallesi’nde yoksullukla umudun yarattığı çelişki içinde amansız bir kısırdöngüye dönüşür ve biz o mahallenin garip çocukları, terk edilmiş dünyamızda debelenip dururduk!..

Babalarımız pek harçlık veremezdi bizlere… Ekmeğini Suriye sınırındaki mayınlı arazilerden çıkaran insanların cebinde para olmazdı ki!..
Ekmek bir jandarma tüfeğinin namlusuna hapsedilmişti ve bizler akşam eve dönecek mi diye düşünürdük cepleri delik babalarımızı!..”
Bu satırlar, sevgili kardeşim Mehmet Faraç’ın, Urfa’nın terk edilmiş “Kötüler Mahallesi”ndeki yoksul ama soylu çocukluk anılarını anlattığı “Ölü Akrepler Zamanı” kitabından ufak bir alıntı. Faraç’ın öylesine sihirli bir kalemi var ki, okurken adeta orada, o yoksulluğu birlikte yaşıyormuş, jandarmadan birlikte kaçıyormuş duygusuna kapılıyorsunuz ister istemez..
Faraç, 
“Ölü Akrepler Zamanı” ile birlikte, “kefensiz mezarlara mahkûm” Doğu kadınının, töre karşısındaki çaresizliğini, ezilmişliğini ve kaybedişini anlatan kadın hikâyelerinden oluşan “Yağmur Bekleyen Kadınlar” kitabını aynı zamanda çıkardı.
Okurken, o hikâyelerdeki ezilen, öldürülen kadınların yanında olamadığım, onları koruyamadığım için öfkelendim, hüzünlendim, kendimi biçare hissettim…
“Ölü Akrepler Zamanı” ile “Yağmur Bekleyen Kadınlar”ı birlikte okuyun, aynı coğrafyada, şans ve şanssızlığın, ölüm ile yaşamın nasıl da iç içe geçmiş olduğunu göreceksiniz…


-------------------------------------------------------------
Ölü Akrepler Zamanı Kitabını %25 İNDİRİMLİ Satın Almak için Tıklayın;

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Kardak'ta Kahraman, Hasdal'da Esir




Üzerine günlerce konuşulan, medyada fırtınalar koparılan Kafes davası da diğer kurgu ürünü davalardan öz itibarıyla farklı değildi. Levent Bektaşta bulunduğu iddia edilen bir CD ve bir DVD’deki verilerden oluşuyor ve kamuoyu üzerinde beklenen etkiyi fazlasıyla yerine getiriyordu. Türkiye’yi karanlıklara sürükleyecekleri iddia edilen, Hrant Dink’in katlinden operasyon olarak bahseden eli kanlı bahriyelilerin Deniz Kuvvetleri’nde yuvalandığına inandırılan en önemli kesim, Hrant Dink ailesi ve avukatları oldu.(...)
2010 yılında başlayan Kafes davası duruşmalarına ve müteakiben Poyrazköy duruşmalarına katılan Agos gazetesi ve Aris Nalcı vekillerinin tavırlarında çok önemli bir değişiklik gözlendi. Duruşmalar sürdükçe, müdahil avukatlar da kimin asıl mağdur olduğunu görmeye başladılar. Hatta bu anlayış öyle bir seviyeye geldi ki, birleşen Poyrazköy-Amirallere Suikast-Kafes davalarının 10-12 Ekim 2011 tarihli duruşmaları da dahil 2012 yılında hiçbir duruşmaya katılmadılar
***

Sadece duruşma salonunda karşılaştığımız ve genelde her duruşmaya kadınlı erkekli kalabalık bir avukat grubu olarak katılan müdahil avukatlarının savunmalarımız sonrasında hakkımızda ne düşündüklerini hep merak ettim. Kendileri, Hrant Dink’in katili Ogün Samast’ın yargılandığı davada da sanıkları ve savunmalarını dinlemişlerdi.
Mahkemenin kendilerine karşı tutumu, Ogün Samast’ın arkasındakilerin ortaya çıkarılmaması için neler yapıldığı, olayların nasıl örtbas edilmeye çalışıldığını ve hepsinden öte, 17 Ocak 2012 günü verilen kararla olayda çete bağlantısı olmadığı yönündeki kararını öğrendikten sonra acaba Poyrazköy davasında yargılanan bizler hakkında ne düşünüyorlardı?
Bir süre sonra duruşmalara giriş çıkışta karşılıklı nezaket cümleleriyle selamlaşmaya başladığımız avukatlar, acaba bizim üzerimizden oynanmaya çalışılan komplonun farkına varabilmişler miydi? Kendilerinin de tamamen davaları uzatmaya yönelik birer piyon rolüne sokulmaya çalışıldıklarını, kullanıldıklarını anlayabilmişler miydi acaba?
***

Levent Bektaş ise düşünülenin aksine Agos gazetesi ve Aris Nalcı vekili müdahil avukatlarının mahkemedeki varlığını önemseyecek ve 16 Temmuz 2010 tarihli duruşmada şöyle diyecekti:
Sayın Agos müdahili avukatlarımız buradalar. Ben öncelikle kişisel değerlendirmemi söylemek istiyorum. Bu salonu dolduran hukuk bilgisine sahip değerli heyetiniz dahil olmak üzere hukukçuların çok olması, bizim özgürlüğümüze giden yolumuzun kısalmasında en önemli güvencemizdir. (...)
Burada TCK, CMK’yi, uluslararası anlaşmalardan doğan yükümlülüklerimizi çok güzel ifade ettiler. Bütün bu bilgilere sahip olduklarını değerlendiriyorum. Ancak CMK’nin buradaki sanıkların lehine olan maddelerinin de kendileri tarafından aynı şekilde savunulmasını bekliyorum. Eğer onları da aynı şekilde savunurlarsa, burada olma nedenlerinin siyaseten değil, hukukun, maddi gerçeğin ortaya konulması açısından olduğuna bütün herkesi de inandıracaklardır.’ ”*
Ali Türkşen
*Alıntı: Kardak’ta Kahraman Hasdal’da Esir/ Kaynak Yayınları, 2013
-------------------------------------------------------------
Kardak'ta Kahraman Hasdal'da Esir Kitabını %25 İNDİRİMLİ Satın Almak için Tıklayın;




7 Mayıs 2013 Salı

Kardak’ta Kahraman, Hasdal’da Esir




Kardak’ı çıkan SAT timinin kumandanı. Bu kitap, diğerlerinden ayrı olarak Balyoz davasının belkemiğini oluşturan “Plan Semineri”ne uydurulan sahte Balyoz Darbe Planı’nı destekleyici nitelikteki, bu kez tamamen denizcileri imhaya yönelikPoyrazköy, İkinci Poyrazköy, Amirallere Suikast, İkinci Amirallere Suikast, Kafes, Askeri Casusluk, Fuhuş ve Şantaj gibi sahtekarlıkların, komploların nasıl kurgulandığını ve uygulandığını anlatıyor.
Ali Türkşen’den SAT timi olarak Lucky-S uyuşturucu gemisinin ele geçirilmesi ve Kardak’a yapılan çıkarmanın öyküsünü de okuyoruz…
Denizcilere kurulan tuzağın nasıl örüldüğü, “silah” gömülerinin nasıl tezgahlandığı, komployu hazırlayan çetenin hangi yöntemleri izlediği, komplodaki sahtekarlıkların ve delillerin üzerlerinin nasıl karartıldığı ve gerçeğin araştırılmadığı, bir film gibi anlatılıyor kitapta.. Tabii, bütün bunların savunma dosyalarında belgeleriyle birlikte varolduğunu da hiç unutmayın. Silivri mahkemelerini bunların hiç biri ilgilendirmemiştir!
Türkşen soruyor: “Gömü malzemelerinin bulunduğu Poyrazköy’de Amerikan Konsolosluğuna ait araç ne arıyor?”
Kitaptan: “F tipi cemaat TSK’da kadrolaştı mı? Yarbay Ali Tatar’ın vasiyeti.. Alevi personel hedete mi? TSK ne hata yaptı, hatadan nasıl ödnrülecek?..”
Evet diyor, Türkşen, F tipi cemaat elbette orduda… ve Ordu’daki değişikliklerin hepsi cemaate yaramaktadır.. Yeni bir türk Deniz Kuvvetleri kurulmaktadır..
 Silivri Belgeliği giderek büyüyor…
Bakalım bu belgelikteki gerçeklikler, yakın gelecekte kimlerin başında nasıl patlayacak…

---5 Mayıs 2013 Pazar / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

-------------------------------------------------------------
Kardak'ta Kahraman Hasdal'da Esir Kitabını %25 İNDİRİMLİ Satın Almak için Tıklayın;




18 Nisan 2013 Perşembe

SEMRA LARÇIN: HÜKÜMET-PKK GÖRÜŞMELERİ KİTAP TANITIMI



“Tansu Çiller, danışmanlığına getirdiği eski Savunma Bakanı Ercan Vuralhan’ı 1995 Mart’ının ilk haftasında, Talabani’yle gizlice buluşmak üzere Avrupa’ya yolladı. Çiller mesajında, Abdullah Öcalan’dan ateşkes talep ediyordu.” Hükümetlerin Abdullah Öcalan ile görüşmelerinin kronolojik olarak incelendiği kitap dört bölümden oluşuyor. Birinci bölümde, Turgut Özal, Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Necmettin Erbakan ve Mesut Yılmaz’ın Öcalan’a gönderdiği arabulucular ve mesajlar değerlendiriliyor. İkinci bölümde, TSK ile Öcalan görüşmeleri inceleniyor. Üçüncü bölüm, AKP’nin Öcalan ile müzakereleri, dördüncü bölüm ise PKK- ABD ilişkileri… Kitabın Sonsöz kısmında Öcalan’ın, Kemalizm, Ordu, Şeyh Sait ve Kürt İsyanları, Türk Bayrağı, ABD ve AB ilişkileri konularını, 11 yıl arayla nasıl farklı değerlendirdiği yer alıyor. AKP’nin gündemindeki eyalet modeli ve başkanlık sistemi konularının 2005 yılında Abdullah Öcalan tarafından ortaya atılmasının da yer aldığı kitap, son günlerin ana gündemi olan “çözüm süreci” konusunu doğru değerlendirebilmek için mutlaka okunmalı…
HÜKÜMET- PKK GÖRÜŞMELERİ (1986- 2011)
Mehmet Ali GÜLLER
Kaynak Yayınları- 2011

Kitabı satın almak için tıklayın;
http://www.kaynakyayinlari.com/urun/hukumet-pkk-gorusmeleri--1986-2011-_451.aspx?CatId=147

12 Nisan 2013 Cuma

Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet - Muazzez İlmiye Çığ



Bu kitabı kaç gündür elimden bırakamıyorum. Hiç farkında olmadan devrimimizin en önemli ayağı olan kadın erkek eşitliğini yavaş yavaş çocuk kafalarından silmek için ilkokulların ilk sınıf kitapların dan itibaren nasıl işlenmeye başlandığını görüyoruz. 19281945 yılları arasında yazılan kitaplardaki aile ortamını gösteren resimlerde anne baba ve çocuklar hepsi elinde bir kitap okurken, kızlar erkeklerle birlikte laboratuvarda deney yaparken gösterilirken, 1945 den sonra anne önünde ev işi önlüğü ile iş yaparken, kızlar da mutfakta anneye yardım ederken gösteriliyor. Laboratuvar deneyle rinde yalnız erkek çocuklar bulunuyor. Kitaplarda yer alan okuma parçalarında da kadın hep ikinci sınıf olarak ele alınmış.

Gümüşoğlu ilk olarak bu konuyu 20 ilkokul ki tabı ile araştırmaya başlamış, daha sonra 920'ye çıkmış, incelediği kitaplar 2 bini bulunca saymayı bırakmış! 19281945 arasında kadın erkek eşitliği ön plana çıkarken o tarihten sonra kadınlar yavaş yavaş ikinci sınıfa itilerek, yalnız önünde iş önlüğü evde iş yapar durumuna getiriliyor. Halbuki 1950 den sonra, daha pek çok mesleklerde kadınlarımızı görüyor, hatta bu mesleklerde büyük başarılar kazandıklarını öğreniyoruz. Böyle olduğu halde bunlar ders kitaplarına yansımıyor ve kadının görevinin, yalnız evine, çocuklarına ve kocasına hizmet olduğu vurgulanıyor. Küçücük çocukların kafasına " işte kadın! Kafası işlemeyen yalnız ev işi yapmaya yarayan bir varlık " olarak sokuluyor. Bu çocuktan büyüdüğü zaman kadına saygıyı nasıl bekleriz?

Kız çocuklarında da kendilerine güvenmelerini nasıl bekleriz? - Sayın Gümüşoğlu, önceleri bu buluşlarını makaleler halinde yazıya dökerek bu konuda konferanslar vererek kamuyu aydınlatmaya çalışmış ve 1996 yılında bu çalışma ilk kitap olarak yayımlanmış. İlginç olan bu konu o zamana kadar kimsenin ilgisini çekmemiş, hatta bir öğretmen " 35 yıldır öğretmenlik yapı yorum, nasıl bunu fark etmedim " diye üzüntüsünü dile getirmiş. Ancak 2000 yılında zamanın Devlet Bakanı Hasan Gemici bununla ilgilenerek bu konu ile ilgili resimlerden bir sergi açılmasını ve bir sempozyum düzenlenmesine önayak olmuş. Böylece Gümüşoğlu, Milli Eğitim Bakanlığı Ders Kitapları Yazım Komisyonu üyelerinden bazılarıyla yaptığı şahsi görüşmeleri sonucu 2001- 2002 yılları ders ki taplarında bazı değişiklikler yapılmasına gidilmiş, kadınlar da erkeklerle birlikte çalışan olarak gösterilmiş. Yine de bu konu gerektiği şekilde ele alınmamıştır. Diğer taraftan Gümüşoğlu'nun yazdığına göre bu kitapların genel içeriği de günün koşullarına uygun değilmiş. Aslında bu kitaplar psikolog, sosyolog ve pedagog eşliğinde yazılmalı. Kitapların grafik tasarımını da uzmanlara bırakmalı. Bu çok önemli konuyu ortaya koyup kamuoyu nun dikkatini çekmeyi başardığı için Sayın Firdevs Gümüşoğlu'nu candan kutlarım.

28 Mart 2013 Perşembe

Kitaplar Arasında "Urfa'dan Harvard'a"


Çok partili düzene girişimizden beri gerçek bir demokrasiden, sosyal hukuk devletinden yana bir iktidar olmadı. Ben'akıl, bilim ve halkçılık hiçbir zaman iktidara gelmedi'diye özetliyorum. " Çocukluğu ve delikanlılık çağı Urfa'da geçen Coşkun Özdemir'in hekimlik mesleğindeki serüveninin yanı sıra, Cumhuriyet'in nereden gelip nereye gittiğinin de serüvenini bulacağınız ve alt başlığı " Yaşadım, Gördüm, Yazdım " olan kitapta, Kas Hastalıkları Derneği çalışmaları, dernek için verdiği mücadeleler, mesleki kongreler, geziler, dostlar, dostluklar, " yetmez ama evetçi " lerden, dönen aydınlara kadar bir çok konu hakkında düşünceleri yer alıyor. îlhan Selçuk, Melih Cevdet Anday, Oktay Akbal, Türkan Saylan gibi dostlarıyla olan anılarının yanında, Orhan Karaveli'nin kitaplarıyla ilgili açıklamaların ve ünlü şairlerin dizelerinin de yer aldığı kitap, adım adım bu günlere nasıl gelindiğini de anlattığından, karşı devrimin öyküsü olarak da tanımlanabilir.

15 Mart 2013 Cuma

Gerçekliğin Büyük Şiiri


M. Şehmus Güzel'den Öykücülüğümüzün Toros Zirvesi Osman Şahin

Osman Şahin Türk öykü, roman, sinema dünyasında önemli bir imza olduğu kadar be > el tarihim için de: yazardır. Lise yıllarımna kendisini izlemekte: ur olarak ve bir şair olarak yaratıcı sürecime katkısı olduğunu söyleyebilirim. Rüştü Onur için hazırladığım bir kitaptan ötürü bir haftadır Kaynak Yayın- ları'ndayım. Kaynak Yaymları'nm yayın yönetmeni Sadık Usta ve çalışma arkadaşlarıyla yoğun bir çaba içindeyiz. Sadık Usta'nın masasında, M. Şehmus Giizel'in hazırladığı bir Osman Şahin kitabı duruyordu: Öykücülüğümüzün Toros Zirvesi Osman Şahin. Kitabı önce bir karıştırdım hemen herkesin yaptığı gibi. Sadık Usta ya da bir başka dikkatli okur, kırmızı kalemle kitabın ön sayfalardan bazı yerlerini çizmişti, beğendim defterime not ettim. Ayrıca Osman Şahin'in babaannesi Hatice Kadın'm ağıtından bir dize çekip aldım: " Üç yastığı yamamışım kanman. " Bu dize çok güçlü bir şiiri söylediği gibi önemli bir şairin güçlü bir şiirine götürdü beni. Aklımda kaldığıyla yazıyorum: Zaman zaman içinde Zaman zindan içinde Biz mahpusta gürül gürül yatardık Yılan çıyan içinde Getirdiler ite kaka bir yiğit Baş açık ayak çıplak Ak bir mintan içinde. Bu dizelerde Enver Gökçe bir ak mintanla yiğidin işkenceden geldiğini sezdiriyor bize. Bir yazısından ötürü on sekiz ay hapisliği var Osman Şahin'in. Dışarıda olduğu kadar içerde olan adaletsizliği de iyi bilir. Kaldı ki Güneydoğu üzerine oradaki aşiret çatışmaları, kan davaları üzerine yazmış biri olarak ve içerde işlerin nasıl olduğunu bilendir. Bazı insanlar için dışarıda ya da içerde, onları bekleyen bir şey vardır hep.'Atmosfer oluşturmaya'yeniden dönecek olursak bütün sanatlar için önemlidir bu. Şiirde ise bütün malzeme sözcükler olduğu için ve bu malzemenin tasarruflu kullanılması gerektiği için çok daha önemli O nim birey; önemli biı dan bu ya yim bir ok M. Şehmus Güzel iyi bir çalışma ortaya çıkarmış " Öykücülüğümüzün Toros zirvesi Osman Şahin'de. Kitap dört bölüm olarak düzenlenmiş ve her bölüm savrulmadan kendi bütünlüğü içinde yazara ait öne alınması gereken şeyleri işaretliyor. M. yitimi *, (. u / d OSMAN ŞAHIN dir. Hatice Kadın'm nasıl güçlü ve saklı bir ozan olduğunu düşünebiliyorum: Uç yastığı yamamışım kanman!

ŞİİRE ÇAĞRI

Bu kadar değil yalnızca, Osman Şahin'in dilindeki tazelik, sözciiklerindeki çağrışım ve yalnızca Osman Şahin'e ait olan o güzel söylem, sanıyorum benden başka şairler için de şiire bir çağrıdır: " Karadeniz dağları diktirler... Bu dağlar acele yaratılmışlar gibi, çoğu yerde sırtlarının ormanıyla, çalisıyla, toprağıyla denizde biter, denizde son bulurlar... Sırtları kar yüklü Kaçkarlar'dan çıkan soğuk, acımasız, gür suları denize doğru hızlı hızlı akarlar... Dağların, dikliklerin, suların, ormanın, biııbir türlü yeşil bitkinin fışkırırcasma bittiği, büyümek için coştuğu bu M. Sehmus Güzel, kitabı dört bölüm olarak düzenlenmiş ve her bölüm savrulmadan, kendi bütünlüğü içinde yazara ait öne alınması gereken şeyleri işaretliyor. toprakların bitiminde Karadeniz daha bir aceleci, daha bir azgın ve tezdir... Yaz kış kabarır; dalgalar halinde sahilleri yeşilliği döver... Bu iki çılgın doğanın, deniz ile dağların arasında şöyle rahatça oturup uzanacak bir tek düzlük bulamazsın. Yoktur... Deniz ile karanın birleştiği sahil düzlüğünü de Devlet Karayolları kapmıştır... " Burada, doğanın bütün gerçekliğiyle ve yazarın kendine has güzel söylemiyle şiire yakın duran yerler var elbette ve metnin akışı içinde yazar konuyu toplumsal düzleme doğal bir akış içinde getirebiliyor. Deniz ile karanın birleştiği sahil düzlüğünü de Devlet Karayolları kapmıştır... derken. Kitapta Eserlerinden Yansıyan Yaşamöykiisii adlı bölümde yazarın dağlarla olan ilişkisine geniş yer verilmiştir ve elbette bu dağlar Toros Dağları'dır daha çok: " Başları dumanlı yüksek yerler, ulu ağaçlar, yeryüzünü gökyüzüne bağlayan, yaklaştıran verimliliğin diğer adıydı. Yağan yağmurlar alnına ilk alan, temiz, sal yerlerdi oralar. O denli ki, yurt yerinde unutulan beyaz ipekten bir mendili, bir yıl sonra tertemiz bulabilirdiniz. Güçlü ağaçlar kökleriyle toprağı özümserken yeşil, gür yapraklarıyla da gökyüzünün sonsuz gücünü yudumlar, solurlardı. Yörük gözünde öteden beri saygı duyulan yerlerdi oralar. Oralara özlem duyarlardı hep. Bu özlemleri, korımma içgüdüleri kadar, biraz da Orta Asya samanlığından kalma tanrısal sezgilerinin getirdiği bir inançtı. El değmemiş sal gökyüzüne ne denli yakın olurlarsa, gökyüzü de kendisine yakın olana en iyi yaşamı, en iyi ölümü bağışlayıp sunacaktı çünkü. Cümle bitkilerin, hayvanların, bol sulu göllerin, nehirlerin, toprağın, ağacın büyülü yaşantısıyla beraber olacaklardı, gökyüzüne yakın olacaklardı öldüklerinde. Temiz göklerin altındaki ağaçlar, insanı kendine çeken doruklar birer açık hava tapmağı gibiydi bu yüzden. " Osman Şahin hem Türk edebiyatında hem dünya edebiyatı içinde öneme sahip bir yazar. Bir yazarı başka bir yazarla kıyaslamak doğru bir şey değildir. Her yazar biricik ve yalnızca kendine ait olan bir dünyanın olanaklarını sunar bize. Ancak önemli başarı karşısında, böylesi bir durum yaşanabilinir. Sadık Usta'ya, Kaynak Yayinları'nda Osman Şahin'in Anadolu'nun Cengiz Aytmatov'u olduğunu söylemiştim. Cengiz Aytmatov Rus dilinde, Kırgız dilinde olduğu kadar bütün bir dünya edebiyatı için önemli bir yazardır. Kitaplarını ilk okuduğumda elbette Sovyet edebiyatının yazarıydı ve benim de yazarlarımdandı. 

8 Mart 2013 Cuma

SILIVRI'DEN KÜRT MESELESINE CÖZÜM ÖNERISI


Mehmet Bedri Gültekin, L Tipi 1 No’lu cezaevi, F – 3 Alt, Silivri

Değerli Orhan Bursalı arkadaşım,
Merhaba! Öncelikle Ergenekon ve Balyoz davaları ile ilgili olarak yoğun emek ve bilgi ürünü olan yazılarından dolayı seni kutluyorum. Toplumun aydınlatılmasına ve harekete geçmesine büyük katkı sunuyorsun.
Aynı şekilde “Kürt Sorunu” konusundaki yazıların da doğru bir perspektifin ürünü ve ne yapılması gerektiğine ışık tutuyor. Ben de 19 Şubat tarihli “Kürt meselesini nasıl çözmeli?” başlıklı köşe yazınla ilgili olarak görüşlerimi seninle paylaşmak istedim.
Öncelikle durumu saptayalım. Bugün artık, Kürtlerin varlığının ve haklarının inkâr edildiği 30 yıl öncesinin Türkiye’si geride kaldı. Kürtlerin demokratik hak ve talepleri esas olarak kazanıldı. Hala karşılanmamış olan “hak ve talepler” konusunda ise olumlu anlamda genel bir toplumsal mutabakat bulunuyor.
Ama Kürt sorunu, bütün bu kazanımlara rağmen bugün, her zamankinden daha yakıcı hale gelmiştir. Çünkü artık bir “hak ve özgürlükler sorunu” olarak değil, emperyalist devletlerin bölgemize ve ülkemize yönelik hesaplarında kullanılan bir “araç” olarak önümüzde. Onun için önerilecek “çözüm”’ün, her şeyden önce bu durumu göz önüne alması gerekiyor.
Gelinen aşamada Kürt sorununda iki program karşı karşıyadır. Üçüncü bir program yoktur, daha doğrusu üçüncü bir programın hayata geçme olanağı bulunmuyor.
Birinci çözüm programının sahibi ABD’nin başını çektiği emperyalizmdir. Özeti, Irak ve Suriye’nin parçalanması, İran’ın kuşatılması, Türkiye’nin ise en azından bu aşamada etnik ve inanç farklılıkları temelinde ayrıştırılmasıdır. “Türk Milleti”ni anayasa dışına sürme çabaları ancak bu bütünsel plan çerçevesinde anlaşılabilir.
Elbette Kürt milliyetçiliğinin, kendisinin egemeni olduğu, sınırları belirlenmiş bir ülke rüyası vardır. Aynı şekilde AKP’nin dahil olduğu Ortaçağ kalıntısı güçlerin, yüzyıllar öncesinde olduğu gibi, toplumumuzu etnik ve dinsel farklılıklar temelinde ayrıştırma peşinde olduklarını da biliyoruz.
Ama iki kesim de gerçekçidir. Gerek Ortaçağ özlemcileri, gerekse Batıcı Kürt Milliyetçiliği, ancak emperyalizmin (ABD), Bölge’ye ve Türkiye’ye ilişkin planları içinde yer aldıkları zaman hedeflerine ulaşma şansına sahip olabileceklerini bilirler. Onun için çıkarları ve kaderleri hem birbirleriyle, hem de emperyalist güçlerle birleşmiştir.
Herhangi bir program, eğer uygulanabilmesini sağlayacak bir güce dayanıyorsa anlamlıdır. ABD ve onunla işbirliği yapanlar, en başta bu “Süper Devlet”in Bölgede konuşlu bulunan askeri gücüne dayanıyorlar. Bu silahlı gücün yanı sıra Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkelerin petrodolarları, AKP iktidarının sunduğu olanaklar, Suriye ve Irak’ta cepheye sürülen şeriatçı terör örgütleri ve PKK; sözünü ettiğimiz programın arkasındaki gücü oluşturuyor.
Kürt sorununun çözümünde söz konusu olan ikinci program, işte bu güce karşı mücadele içinde hayat bulmakta olan programdır. Kritik soru bunun nasıl olacağıdır. ABD ve onunla birlikte hareket eden bütün güçlerle baş edecek bir kuvvet ortaya koyamıyorsanız savunduğunuz çözümün bir “kıymeti harbiyesi” yoktur.
Öncelikle belirtelim ki bu “kuvvet” vardır. ABD ve işbirlikçilerinin hedef aldığı Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin birleşik gücü, alternatif programı uygulayabilecek biricik güçtür.
Alternatif programın özeti, söz konusu ülkelerin toprak bütünlüğünün ve egemenliklerinin korunması, Kürtlerin demokratik hak ve özgürlüklerinin her bir ülkenin bütünlüğü içinde çözülmesi, ülkeler arasında ekonomik, siyasi, kültürel ve askeri alanlarda gerçekleşecek yakın işbirliğidir. Hedefi, Batı Asya Birliği olan bir işbirliği.
Bu “Birlik”, aynı zamanda dört ülke arasında bölünmüş olan Kürtleri de birleştireceği için tarihten kalan bir sorunu da çözmüş olacaktır.
İran, Irak ve Suriye arasında işbirliği bugünden oluşmuştur. Bu sayede emperyalist saldırı Suriye’de direniş kayasına çarpmıştır. Nihai başarı için eksik olan, bu işbirliği içinde Türkiye’nin olmamasıdır.
Türkiye tam tersine AKP marifetiyle emperyalist cepheye ait programın emrine girmiştir.
Onun için bugün, “Ben Kürt sorununu Türkiye’nin lehine çözeceğim” diye ortaya çıkan bir siyasi hareket her şeyden önce, “Türkiye; Suriye, Irak ve İran’la birlikte hareket etmelidir” demelidir.
Dört ülke arasındaki birlik, emperyalistlerin Bölgeye burunlarını sokmalarını önleyecek caydırıcı gücü ortaya çıkarır. Bu gücün dünya çapında çok önemli bir cephe gerisinin de (Rusya, Çin, Hindistan, Latin Amerika vd.) olduğunu biliyoruz.
Bölgesel birliğin ortaya çıkaracağı güç ve sağlayacağı olanaklar, PKK dahil her türlü terörü altı ay, bir sene gibi bir süre içinde bitirecektir.
Hatırlanacaktır, 1998 yılında Suriye ile Adana Mutabakatı’nın imzalanmasının ardından yarım yamalak da olsa Bölge ülkeleri arasında bir işbirliği zemini doğmuş ve bunun sonucu PKK’nın askeri yenilgisi, yaklaşık dört yıl süren bir eylemsizlik dönemi olmuştur.
Daha sonra AKP, “sıfır sorun” yalanı ile Bölge ülkeleri arasında işbirliğini dinamitledi ve bugünkü tablo ortaya çıktı.
Değerli arkadaşım,
Bölge milletleri; yüz binlerce, hatta milyonlarca evladının hayatı pahasına çözümün programını öğreniyorlar. Bütün çabamız, milletimizin de fazla bedel ödemeden AKP’den kurtulması ve programın etrafında birleşmesi içindir.
İyilikler ve sağlıklar diliyorum.
Saygılarımla.
Not: Kürt sorunu ile ilgili son iki kitabımı; “Kürt Sorununda Türkiye’nin Çözümü” ve “Kürtçe Eğitim Sorunu” kitaplarımı da değerlendirmene sunuyorum. Eleştiri ve katkıların beni mutlu edecektir.
Tekrar selam ve sevgiler…
Hoşça kal.
M. Bedri, 21 Şubat 2013


Kaynak:  http://orhanbursali.blogspot.com/2013/02/silivriden-kurt-meselesine-cozum-onerisi.html

ORHAN BURSALI: SILIVRI'DEKİI"DEGERLI HAKIMLER"


“Savunmalarınızı kısa sürede bitirin, adalet yerini bulacak. Hem, Silivri’de çok değerli hâkimler de var.” Henüz Balyoz davası savunmalar aşamasında... Genelkurmay Başkanı Necdet Özel, Ekim 2011’de Hasdal’ı ziyaret ediyor; bazı general ve amirallere bu sözleri söylediğini, Semih Çetin Bir İhanetin Öyküsü’nde naklediyor. Savunmalar bitince tahliyeler olacağı umudu tavana vuruyor. Öyle ya “koskoca Gn. Kr. Başkanı böyle demişse mutlaka bir bildiği vardır.”

Biliyorsunuz, bırakın “değerli”isini, Silivri’de gerçek anlamda hukuka-yasaya bağlı sıradan hâkimlerin bir tane bile olmadığı kısa süre sonra ortaya çıkacak ve sıradan-normal bir mahkemenin dikkate alabileceği ortada tek bir delil olmadığı halde, subayların defterleri dürülecekti.

Özel bu sözleri söylediyse eğer, olasılıklar şöyle: İktidarın kendisine verdiği mesajı -inanarak- iletmiştir... Bu komplo davada hiçbir mahkemenin mahkûmiyet kararı veremeyeceğine inanmaktadır... İçeri tıkılan subayları ziyaret ettiğine göre, onlara güç verecek bazı sözleri vicdanen söylemek zorunda kalmıştır... Komutanları olarak, içerideki büyük gerilimin gazını almak istemiştir...

Hangisi bilemem ama Semih Çetin’in kitabı boyunca dikkat çektiği konuyu gündeme getireceğim. Komutanlar Balyoz komplosu konusunda gerekeni yaptılar mı? Hayır tabii ki, hepsini sırayla darmadağınık edecek büyük darbeyi daha başından acz içinde seyrettiler ve üstelik iç hizmetlerin emrettiği üstün astının haklarını koruma talimatından bile yan çizdiler... Şimdi bakalım!

***

Donanma Kurmay Başkanı Semih Çetin, iki kez tutuklanıp salıveriliyor, üçüncü tutuklanması eli kulağında... Bu süreçteki ilişkileri yer yer özetleyip kitapta dağınık haldeki saptamaları bütünleştireceğim.

Donanma Komutanı Oramiral Murat Bilgel: “Çaresiz gibi, deprem yaratması gereken haberleri çok da olağanüstü bulmuyor gibiydi. Komutanda en ufak bir kızgınlık, isyan hatta üzüntü belirtisi yoktu, olanlar umurunda değil gibiydi... Kurmay Başkanı olarak beni ifadeye çağırıyorlar ve ama kendisi arayıp da merak etmiyor... acaba uzun süreli bir şoka mı girmişti? Tutuklanmamız üzerinden 15 gün geçmiş, donanma komutanından bir haber çıkmıyor.” Çetin’in teyzesi olanlara teşhisi koyuyor: “Ordunun neden bu hale düştüğü belli oluyor...”

Semih Çetin, sonunda Donanma Komutanı hakkında şu saptamayı yapar: “Aslında dürüst insan, hiçbir kahramanlık yapmamıştı. Bizlere bu oyunu oynayanları çok iyi biliyordu ama engel olacak gücü ve cesareti yoktu, isterlerse beni bile alabilirler diyecek kadar gerçekçiydi, herkes gibi başına bir iş gelmesinden korkuyor, bunu dillendirmekten de kaçınmıyordu... Deniz Kuvvetleri Komutanı’nı da hiç zorlamadı, sorumluluğu ona bıraktı, ama olayların bu noktaya gelmesinin sorumlularından biri olarak tarihe geçti...”

Düşünün, kendisi komutan ama amirallerinin ve albaylarının tutuklanmasına vesile yaratan sahte Suga planını bile okumamış ve merak etmemiş... Ama sadece o mu?

***

Genelkurmay, yazılı kâğıtlarda adı geçen amiralleri Ankara’ya çağırıyor... Genelkurmay İstihbarat Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Semih Çetin’in önüne belgeleri koyuyor ve “Bunları biliyor musunuz?” diye soruyor. Çetin bu yüzden 4 ay hapiste yatmış, yeniden içeri alınacak... İstihbarat Başkanı’na olan biteni özetliyor ve soruyor:

- “Bütün bunları bilmiyor musunuz?” İstihbaratçı Başkan: “Hayır”!!!

- “Peki ben hapisten çıkınca neden sormadınız? (yanıt yok!)

- “Siz istihbarat başkanı olarak bu davayı nasıl görüyorsunuz, bize inanıyor musunuz, yoksa hâlâ tereddüdünüz var mı?”

Yanıt: “Eskiden vardı ama artık yok, her şeyin sahte olduğunu biliyoruz!” (İsmail Hakkı Pekin, daha sonra Andıç davasından tutuklanacaktı!)

Düşman içlerine girmiş; sahte belgeler ve komplolarla orduyu dağıtıyor, istihbaratçıdan tutun Genelkurmay başkanına kadar kimse işin aslını astarını araştırıp öğrenmiyor. Ama “doğru olabilir belki de” tutumu içinde!

***

Semih Çetin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Uğur Yiğit’e şunları söylüyor (Yiğit ki, üstelik o ana kadar olan bitenler karşısında subaylarını koruyan tek komutan olarak da takdir toplamış biri):

- “Tutuklanan subaylarınızın ardında duracaktınız, peşinen suçlu ilan edilmelerine karşı çıkacaktınız, hemen ziyaretlerine gidecektiniz... Genelkurmay Başkanlığı Adli Müşavirliği sınıfta kaldı, ortada bu kadar ciddi suçlama varken soruşturma açmadı, kimse bana neden tutuklandığımı sormadı, Donanma Komutanı bile bilmiyor... Çünkü bilmeyince olayı kabullenmek daha kolay... nasılsa yargı çözecek deyince iş bitiyor. Bu davalar kişisel değil orduya karşı açılmıştır. Genelkurmay (İlker Başbuğ) bu tutumunu sürdürdüğü sürece bakın daha neler olacak...”

- “Hemen bir heyet oluşturun, çıkan belgeleri incelettirin, bulduğunuz sonuçları da kamuoyuna açıklayın, yoksa medyadaki bu bilgi kirliliği sürer.” (Bu öneriyi aylar sonra yerine getireceklerdi!)

Yiğit’in yanıtı: “Artık tutuklama olmaz, bunu aklınıza getirmeyin...” Sonraki süreçte ise tutuklamalar 265 subayı buluyor! Başbuğ dahil!!!

***

Çetin diyor ki: Bunca olaya rağmen TSK kurumsal olarak bir strateji geliştirememiş, hep baskı altında ve savunmada kalmıştı... İstihbarat konusunda tam sınıfta kalmıştık, Bazı personel hatası sonucu istemeden veya içimizdeki hainler tarafından bilinçli olarak dışarıya bilgi sızmasını engelleyemiyorduk, suçluları tespit edemiyorduk... aleyhimize yürütülen kampanya karşısında halka gerçekleri açıklayamıyorduk. Hukukçularımız açık hukuk ihlallerini engelleyecek çözümler üretemiyordu... Gn.Krm. Adli Müşavirliği tam aciz tutum içindeydi.

TSK’nin tutumu: “Konu yargıya intikal etmiştir, hukuk sürecine saygılıyız, adalete güveniyoruz.. Deliller sahte, dava bile açamazlar...”

Çetin: “Bir yıldır subaylarına kefil olacak bir komutan bulamamıştık, sonunda adalet yerini bulacak diye bize sabır tavsiye ediyor ve ‘Gerçekler ortaya çıktı, basın bile farkına vardı, bu dava kısa zamanda biter’ diyorlardı...”

Olan biteni, saldırının hedef ve amacını bu kadar da göremeyen bir “GenelKurmay”... Yarın sürdüreceğim...


Kaynak:  Cumhuriyet Gazetesi

GÜNDEMiN SAiRLERi


Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu kitapları Gündemin şairleri Kültür Servisi- Yılmaz Erdoğan'ın şu sıralar gösterimde olan filmi " Kelebeğin Rüyası ", genç yaşta veremden ölen Zonguldaklı şairler Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu'yu yeniden hatırlamak, onları tanımayanları şiirleriyle buluşturmak için iyi bir fırsat. Uslu'nun şimdiye kadar yayımlanmış tek şiir kitabı olan " Şimdilik ", Yapı Kredi Yayınları tarafından tekrar basılarak okurla buluşuyor. 1946'da henüz 24 yaşındayken veremden ölen Uslu'nun kitabının bu yeni baskısında dergilerde yayımlanan şiirleri ve yazıları da yer alıyor. Ayrıca Rüştü Onur'un mektuplarının, şiirlerinin ve resimlerinin ilk kez bir araya geldiği, Yılmaz Erdoğan'ın da önsözüyle katkıda bulunduğu " Rüştü Onur: Mektubun Avcumda " isimli kitap da KAYNAK YAYINLARI tarafından yayına hazırlandı. Cumhuriyet Kitapları'ndan çıkan İrfan Yalçın ın " İlkyaz Ölümleri " isimli kitabı ise Onur ve Uslu'nun yanı sıra, yine veremden ölen dönemin bir diğer Zonguldaklı yazarı Kemal Uluser'in yaşamlarını belgesel roman türünde anlatıyor.


Kaynak:  Cumhuriyet Gazetesi

ORHAN BURSALI: BIR IHANETIN ÖYKÜSÜ


 El yakan bir ateş gibi, Balyoz mahkûmu Tümamiral Semih Çetin’in “Bir İhanetin Öyküsü- Hasdal’da Bir Amiral” kitabı. Bu dava üzerine sıfır bilgisi olanların, Deniz Kuvvetleri’ne ve bu bağlamda en parlak subayları tasfiye etmek amacıyla kurulan büyük tuzağı net, berrak bir dille izliyorsunuz.. Semih Çetin, kişisel Balyoz süreci içine sizi çekiyor, öyküsü içindeki dramatik olaylarla yüzleştiriyor..

Sonuç: Hüzün, kurulan büyük alçakça tezgâhlar, utanmaz ve yüzü kızarmaz bir yargılama süreci, subaylarının neyle suçlandığını bile bilmeyen komutanlar.. düşman saldırısının yok edici hamlelerini göremeyen ve bunlara göğüs geremeyen yüksek makam sahibi askerler.. “hukuki süreç bunu çözer” sanısına kapılan bir ordu.. “Aman bana da bulaşır, sessiz kalayım” şarlatanlıkları.. alçakça kurulan hukuki tuzaklar.. “fiili olmayan” suçlar... bütün suç isnatlarını boşa çıkartan kanıtlara gözünü yuman cüppeli gugukçu adamlar dünyası... Ve bir kara-medyanın, baştan sona sürecin bazen ta kendisi, bazen ateşleyicisi ama kesin maşası olarak işleyişi...

Semih Çetin adım adım, bölüm bölüm, bazen sessiz bazen çığlık çığlığa akan bir nehir gibi, bir kapkara dönemi paketleyip vicdanlarımıza emanet ediyor.

***

Çetin’in kitabında, bildiğimiz “sahte belge” olgularından sadece yeteri kadar ve kendi hikâyesi ile ilgili olanları var. Bu kadarı bile, davanın hangi amaçla açılıp sürdürüldüğünü anlamaya yeter.

Çetin, iki kez tutuklanıp salıverilmişti, üçüncü tutuklamadan kaçınamamıştı. Bu akıl almaz sürecin öyküsünü günlük gibi yazdıklarından izliyoruz, insanlık ve demokrasi adına kahrolarak..

Savunmasında kendisine yöneltilen suçlamaların asılsızlıklarını ortaya çıkartıyor:

Suç: 35 kişilik bir darbeciler listesi hazırladın donanmada, şu şu tarihlerde...

Yanıt: Böyle bir liste hazırlamış olamam çünkü o tarihlerde senelik izindeydim... İşte belgeleri..

Suç: N. Alacalı’nın hazırladığı bir listede adın geçiyor...

Yanıt: Alacalı bile o listeyi kendisinin hazırlamadığını, o tarihte yurtdışı görevde olduğunu belgeledi ve serbest bırakıldı... Ben ise onun hazırladığı iddia edilen listede adım geçtiği için yargılanıyorum.

Yine üçüncü şahıslarca hazırlanan iki listede de adı geçiyor ama o listelerin de sahte olduğu kanıtlanıyor... Ama ne önemi var! Lehinde olan belgelerden iddianamede bahsedilmediği gibi, bazıları dosyaya bile konmuyor...

***

“Ünlü savcı” Mehmet Berk, ifadesi sırasında Çetin’e “Siz Yassıada’yı bilir misiniz?” diyor. 1960’ın hesabı... Çetin’in savunmanına da “Çok uzatmayın avukat hanım, biz ne savunmalar gördük, bir şey değişmedi” diyor. Çetin’e “Savcılar toplanıp hakkınızda karar vereceğiz” derken TV’de tutuklanmak üzere Çetin’in mahkemeye sevk edildiği haberi ise çoktan geçiyordu! Daha mahkemeye çıkmadan önce de, bu kez tutuklandığı haberi TV’de geçiyor.. “Yargıç” Ali Efendi Peksak da tutuklama kararını Çetin’in yüzüne söyleyemiyor, mübaşire verdiği bir kâğıt parçasıyla gönderiyor..

Baştan sonra bir utanç, vicdansızlıklar belgesi..

Çetin savunmasından da bölümler koydu kitaba:

“Kendi ordusuna ve donanmasına komplo kuracak kadar alçalmış bir çetenin yarattığı bir ihanet sürecinden geçiyoruz. Bir asker için en büyük onur şehit olmaktır ama en büyük utanç da düşmana esir düşmektir.”

“Ama bu esaret, şimdi olduğu gibi canımdan çok sevdiğim ülkemin ulusal çıkarlarını koruduğum için beni tasfiye etmek isteyenler ile onların içerideki işbirlikçileri tarafından hedef alınmanın bir sonucuysa, bundan ancak onur duyarım; hepsinin benzer nedenlerle hedef alındığına inandığım arkadaşların hapis yatarken ben dışarıda kalsaydım, zaten kahrımdan ölürdüm. Hasdal’da geçirdiğim günler benim için asla bir mağduriyet değil, gelecek kuşaklara bırakacağım şeref madalyasıdır..”

“Bu davada işlenen ne çok günah, başta iftira ile çalınan özgürlüğümüz olmak üzere ne çok hırsızlık var bir düşünsenize. Şimdi ellerini ovuşturarak çaldıklarının keyfini sürenlerin hesap verecekleri günler de elbet gelecektir..”

***

Biliyorsunuz, bütün terfileri engelledikleri ve amiralleri tasfiye ettikleri için donanmaya komuta edecek oramiral kalmadı! Vicdan soyundan olmayanlar hâlâ köşelerinde ve ekranlarda, her biri pırıl pırıl olan Balyoz mahkûmlarına veryansın edebiliyor ve Balyoz bir darbeydi diye yazabiliyorlar. Bu kara medya kişilikleri de en kısa sürede birileri yazacaktır.

Bugün bu kadar ama Semih Çetin’in bir de ordu ile hesaplaşması var. Hem bu konuyu hem de bu tasfiyenin daha büyük anlamını yazacağım.


Kaynak:  Cumhuriyet Gazetesi

7 Mart 2013 Perşembe

BEDRİ BAYKAM: İKİNCİ EN GENÇ KEMALİSTİ SUNUMUMDUR!


     Her toplantıya, her eyleme gelir. Konuları dinlemekten çekinmez, önce her sorun hakkında arkadaşlarının genel düşüncesini ve dolayısıyla toplumun nabzını bilmek ister. Daha sonra kendi düşüncelerini mantıklı bir sunum ve güzel bir Türkçeyle ortaya koyar. Sonra da yine eleştiriye açık olarak yorumları dinler, özgüvenli ama egosuna yenilmemiş "açık" insanların doğal cesaretiyle…

Sanata, resme, tiyatroya, müziğe âşıktır. Esas beslenmeyi, kitaplar dışında sanat yoluyla gerçekleştireceğini bilir. Piramid Sanat'ta beraber izlediğimiz sanat filmleri hakkında ne kadar samimi, ilgili, dikkatli sorular sorduğunu biliyorum. Urfalı ağabeyimizin, ne de olsa kökeninde Halkevleri ve Köy Enstitüleri görmüşlük var. İliğine kadar inandığı Kemalist devrimin temelinde kültür olduğunu bilen bir gerçek aydındır kendisi. 84 yaşındaki delikanlımız, siyaset arenasında sorumlu yurtsever tavrının dışında, aile bağlarının kutsallığından, sanattan, hoş sohbetten, güzel kadınlardan çok iyi anlar. Ama bunlardan da daha önemli bir meziyeti var: O toplumda yükselen değer kötülüğün aksine, çok "iyi" bir insan. Bir Profesör Doktor, bir eğitimci olarak zaten topluma büyük hizmetleri var. Ama dediğim farklı bir şey. Yani muhtaçlara yardıma hazır olmak, insanları mutlu etmek, arkadaşlarına karşı dürüst ve uzun soluklu olmak, kendisinin varoluş tarzı. Kas Hastalıkları Derneği'ni kurarak onu büyük özverilerle canlı tutan, zor günler geçiren insanlara destek elini uzatan yine kendisi. Bunları yaparken çevreden, devletten, belediyelerden, özel sektörden büyük yardımlar mı almış? Hayır. Hangi zorluklarla o çarkın çevrildiğini, son üç yılda kaç kere İBB tarafından Yeşilköy'deki 22 yıllık yerlerinden atılmaya çalışıldıklarını dinlediğinizde tüyleriniz ürperir! Aslında sizi güldürebilirim de… Biliyor musunuz ki, parlamentodaki bilgisayarlarda Kas Hastalıkları Derneği'nin sitesi engelli! Gerekçe neymiş? "Pornografi!" Merak ettim, kas hastalıkları fotoğraflarında mı bulmuşlar o pornografiyi?
Aslında tabii ana suç, genç Kemalistimizin ideolojik kimliği! Şžimdi bu yıl, maalesef yargıda karar dernek aleyhine çıkmış, şu an temyizde. Yani dernek, binbir güçlükle oturtabildiği fizik tedavi odaları, bilgisayar sistemleri, bilinmeyen bir geleceğin eşiğinde sokakta kalma tehlikesi ile karşı karşıyalar. Tabii benim aklım, bir Belediye Başkanı'nın vicdanının buna nasıl elverdiğini anlayamıyor.


Sözünü ettiğim ebedi genç Kemalist, Prof. Dr. Çoşkun Özdemir. Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ'dan sonra gelen "ikinci en genç Kemalist aktivist". Yaşamını anlattığı ve Kaynak Yayınları'ndan çıkan "Urfa'dan Harvard'a" kitabını okurken, aynı zamanda Cumhuriyet tarihinin dönemeçleri hakkında en ilginç saptamaları da buluyorsunuz. Tabii bölücülük ve köktendincilik saldırıları yaşanmadan önce, Özdemir'in aktardığı o güzel, birbirine karşı fitnelenmemiş insanlarımızın dünyasının izleri o kadar güzel ki… Ve harika sahneler: Urfa'daki gece gezmeleri ve sözleşip buluşan çoğu öğretmen ailelerinin birlikte şarkı ve türkü söyledikleri, mandolin, keman çaldıkları "olağan geceler"! Daha neler var bilseniz: Akreplerle satranç oynayarak yatılan odalar, 1937'de radyo ile tanışma, Zati Sungur efsanesi, kavgasız yan yana seyredilen maçlar, kansere karşı verilip kazanılan savaş, karagün dostları… Bir de kaybedilen yakın dostlar var. Yaşar Kemal gibi… Türkiye'de Kemalist çizgiden sapmayla gelen ideolojik değişimlerin getirdiği beklenilmedik yol ayrımları… Hangimiz yaşamadık ki bunu? Bunlar da kitaba serpiştirilmiş düşündürücü anekdotlardan.


"Yetmez ama evet"çi güruh, dönek Marksistler, bozuk düzenden nasibini almak için sıraya girenler de Özdemir'in yakın takibine uğrayanlar arasında. Coşkun Bey de medenice kendilerini yüzleştirmek istiyor tarihi falsolarıyla! Çoğu yüzleşmeye cesaret edemeden kaçmış kendisinden! Biz Atatürkçüler ne yazık ki birbirimizi desteklemek için pek hamle yapmayız. Karşıtlarımızdan bu konuda alınacak sonsuz dersimiz vardır. Onlar ne kadar kenetlenmiş ise bizler o kadar "vakitsiz" ve "uzağızdır". Böyle bir hataya düşmeden örnek insanlarımızın yanında olmalıyız. İyi ki varsın sevgili dostum, sonsuz genç Çoşkun Özdemir! 100. yaşını beraber kutlayacağız! Ama daha önce sizleri 25 Şbat Pazartesi günü 19.30'da Cemal Reşit Rey'de "Düşümdeki Uçurtma" belgeselinin galasına davet ediyorum. Orada yönetmen Gülsün Sarıoğlu ile beraber, bu değerli derneği ve yaratıcısını alkışlayabilirsiniz.


Kaynak:  Cumhuriyet Gazetesi

`GÜZEL GÜLEN ADAM´

Kültür Servisi - M. Şehmus Güzel in "İnsan Yılmaz Güney" kitabı Kaynak Yayınları tarafından yayımlandı. Adanandan Fransa'ya, çocukluğundan ölümüne sinemacı, öykücü, romancı, eylem adamı Yılmaz Güney'i anlatan kitapta, Güney'in devrimci yönü, 68 kuşağı devrimci hareketinde Deniz Gezmiş, Yusuf Küpeli, Ulaş Bardakçı ve diğerleri ile olan ilişkileri, hayatına girmiş kadınlar da yer alıyor. M. Şehmus Güzel, Güney'i anlatırken kitapta şu ifadelere yer veriyor: "Hurda bisikleti ve paslı film kutuları ile her gece yazlık sinemalara gelen esmer, ince, uzun ve çok güzel gülen genç bir adam... Sinemaya gidecek parası olmayan yoksul mahalle çocukları, kendilerine arka kapıyı açan o genç adamı her gece sabırla beklerdi. Derin ve etkileyici gözlemleriyle izlediği her filmden geleceğe dair ders çıkaran bir insan, günün birinde elbette çok büyük bir sinemacı olacaktı"

ÜRETTİKÇE GENÇLEŞMEK


Urfa'da Oxford yok ama...

Aynen böyle, söyleyen haklıydı: Urfa'da Oxford Üniversitesi yok! "Ama" diyor Coşkun Özdemir, "Cumhuriyet devriminin Urfa"sı, Oxford'da, Harvard'da okuyan halk çocukları yetiştirmişti. İşte bu kitabı yazmaya o Urfa'dan yola çıkmıştı yazar.


Cumhuriyet devrimlerini, Anadolu aydınlanmasını benimsemiş iki öğretmenin çocuğu Coşkun Özdemir, günümüzün ünlü bir bilim insanı Urfa'dan dünyaya açılan serüvenini anlatırken ayın zamanda Türkiye'deki değişimi de anlatıyor...
Gerek "Ardından Yıllar Geçti", gerek "Urfa'dan Harvard'a" her iki anı kitabını da bir çırpıda okudum. Farklı yerler, yöreler, farklı dünyalar ve birbirinden ilginç insan manzaraları... Dolu dolu yaşamlar... Böyle yaşandığında yaşlanmamaya hiç ama hiç şaşmaz oluyor insan!

CÜNEYT ARCAYÜREK: HA ALİ HA VELİ!


Görünen köyün kılavuz istemediği bir kez daha kanıtlandı. Hiç istemediğimiz halde bir gerçeği, yazık ki yinelemek zorunda kalıyoruz. RTE’nin, tek başına iktidarı ele geçirdikten sonra yaşamı boyunca dinci amaçlarına engel gördüğü, konuşmalarında, açıklamalarında üstünü örtmesine karşın, olumsuz duygular beslediği TSK komuta heyetini tasfiyeyi, yerlerine kendi anlayışlarına yatkın, laiklik karşıtı uygulamalarına karşı çıkmayacak komuta heyeti getirmeyi planladığını 2003’lerden bu yana Güncel’de birçok kez yazdık.

Bu saptamadan kuşku duyanlar, internetteki Cumhuriyet arşivine başvurabilirler.

Bu amacını gerçekleştirmek için önce komuta heyetinde aradığı ilk müttefik AKP iktidarı dönemlerinde Genelkurmay Başkanlığı görevini üstlenen Org. Hilmi Özkök oldu. Onu Yaşar Büyükanıt izledi.

Son merhalede komuta heyetinde dilediği temizlik sonuçlanmıştı ve komuta heyetinin başına, Başbakan karşısında şak diye hazır ola geçen, ülke sorunları karşısında dut yemiş bülbül misali, özel mi özel bir komutan getirdi.

Ne var ki, RTE’nin TSK ile bağlantılı amaçları komuta heyetiyle kısıtlı değildi...

***

Her şeyden önce, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine, Atatürk devrimlerine gönülden bağlı, ulusal çıkarlarımızın inatçı savunucuları olan Türk ordusunun her kademedeki değerli subaylarından da kurtulmak gerekiyordu.

Balyoz davası ile Deniz Kuvvetleri’ni oramiralsiz bırakan son aşamaya değin, TSK’de Cumhuriyet’in temel ilkelerine sıkı sıkıya bağlı üst rütbeli subaylardan yargı yoluyla kurtulmayı tetikledi.

Donanma Komutanı Oramiral Nusret Güner; tutuklu subaylara komuta etmeye, ordu bünyesindeki iktidara hoş görünmeyen subayların içeriye alınmalarına dayanamadı istifa etti.

Hasdal’da yatan, Balyoz davası mağduru, içeri alınmazdan önce Donanma Komutanlığı Kurmay Başkanı olan Tümamiral Semih Çetin; “Bir İhanetin Öyküsü” adını verdiği ilginç kitabında, oramiralin istifasıyla doğrudan bağlantılı olduğu yorumları yapılan bir olay anlatıyor.

Kadere bakın:

Oramiral Güner istifasını; Gölcük’e kimliği belirsiz bir ihbar mektubuyla gelen “bir gece yarısı donanma karargâhını yerle bir eden savcılara o günün anısı olarak deniz motifi taşıyan kravat hediye eden”, (olayı isimlendiren tek gazete Sözcü’deki habere göre) zamanın donanma komutanı, -elbette hükümetin onayı ile- şimdinin Deniz Kuvvetleri Komutanı Murat Bilget’e gönderiyor.

Medya istifaya kravat olayının neden olup olmadığı üzerinde durmuyor.

***

Deniz Kuvvetleri’nde çoğu amiral albay 112 muvazzaf subay tutuklu.

Oramiral Güner’in eşi Fatma Güner’le konuşan Saygı Öztürk’ün yazdığına göre; Bayan Güner; “kocasının bu koşullarda çalışmaktan rahatsız olduğundan istifa ettiğini...”

...Oramiralin “salı günü istifadan önce Ankara’da kimi görüşmeler yaptığını ve hatta rahatsızlığının nedenlerini Başbakan RTE’ye de anlattığını” söylüyor.

Oysa, kuvvetlerdeki tasfiyeyi canı gönülden destekleyen, üstü örtülü konuşmalarıyla tasfiyeyi kışkırtan bu Başbakan ile derde çare aramak...

...balığın kavağa çıkması gibi olanaksız bir beklenti!

***

Yadsınamaz gerçek ortada:

Yaşanan bu süreç; dinci içerikteki amaçlarını gerçekleştirmeye tek engel gördüğü, Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerine, Atatürk devrimlerine gönülden bağlı, ulusal çıkarlarımızın savunucusu olan TSK’deki general ve subaylardan kurtulmayı amaçlayan intikam sürecidir.

Bu süreç; şişirilmiş, düzmece, çürük çarık belgelerle içeride yatan Balyoz davası tutuklularının, şimdi de donanmada casusluk ve cinsel ilişkileriyle suçlanarak içeriye alınanların ortak kanısı; askeri vesayetin sona erdirildiği, darbeleri yargılıyoruz şemsiyesi altında, TSK’nin tasfiye edildiği bir süreçtir. Devam edeceğe benziyor.

***

“Orduyu yedek subaylarla da yönetirim” diyen; ha Adnan Menderes kafası, ha RTE kafası.

Nereden bakarsan bak; ha Ali ha Veli!


Kaynak:  Cumhuriyet Gazetesi